19 Mayıs, “Küllerinden doğan bir milletin” şahlanış destanıdır.
Tarih, sadece kazananları yazmaz; tarih, bitti denilen yerden, herseye rağmen yeniden nasıl başlandığını da kaydeder.
19 Mayıs 1919, bir milletin sadece düşmana değil, kendi makus talihine, cehalete ve teslimiyete karşı açtığı en büyük savaşın ilk günüdür. Bugün, o şanlı yürüyüşün değerini anlamak; arkadaki enkazı ve o enkazdan çıkarılan mucizeyi doğru okumaktan geçer.
Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a ayak bastığında, arkasında “güneş batmayan” bir imparatorluk değil, asırların yüküyle ezilmiş, nefesi kesilmiş bir enkaz vardı. Rakamlar ve gerçekler, tarihin gördüğü en ağır tablolardan birini ortaya koyuyordu.
Selçuklular yıkılırken Anadolu’daki Türk nüfusu %85 seviyelerindeyken; bitmek bilmeyen savaşlar, yoksulluk, salgın hastalıklar ve iç isyanlar neticesinde bu oran koca Osmanlı yıkılırken %45’lere kadar gerilemişti. Millet, cepheden, cephelere kırılıyor, Anadolu insansızlaşıyordu.
19. Yüzyılın son çeyreğinde kaybedilen 1 milyon 592 bin kilometrekarelik devasa toprak parçası, çöküşün habercisiydi. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ise elde kalan son topraklar da emperyalistlerce pay ediliyordu. Maliye çoktan havlu atmış, **Duyun-ı Umumiye** sömürüsü bir karabasan gibi milletin ürettiği her kuruşa el koymuştu. Üretim tamamen yabancıların tekelindeydi.
Mondros Mütarekesi ile şanlı ordularımız dağıtılmış, cephanelerimize el konulmuş, millet savunmasız bırakılmıştı. Asırlarca aynı topraklarda güven içinde yaşayan azınlıklar, işgalcilerin maşası olmuş; isyan, ihanet, talan ve tecavüzlerle Anadolu’yu kasıp kavuruyorlardı.
Okur-yazar oranının %5’lerde gezdiği, halkın sıtma, verem ve tifonun pençesinde kıvrandığı bir dönemdi. Doktor yoktu, ilaç yoktu. Dünyadaki gelişmelerden tamamen kopuk, içine kapalı bir toplum yaratılmıştı. En acısı da sahih din gerçeğinin yerini; cehaleti besleyen, emperyalizme boyun eğmeyi öğütleyen **hurafelerin** almasıydı. Din, kitleleri uyuşturmak için densizlerin elinde bir pazarlama aracına dönüştürülmüştü.
*İşte 19 Mayıs Ruhu,* *bu zifiri karanlığın* *tam* *ortasında çakan ****şimşektir*.
Mantığın "bitti, çaresiziz" dediği yerde, Mustafa Kemal Atatürk ve kader arkadaşları tarihi şaşırtacak o büyük parolayı haykırdılar:
*"Ya istiklal, ya ölüm!"**
Silahı olmayan bir millete inanç aşıladılar; parası olmayan bir devlete şeref zırhı giydirdiler. Teslimiyeti dindarlık, mandacılığı kurtuluş sanan saray ricaline karşı; Anadolu’nun bağrından pırıl pırıl, tam bağımsız, laik ve çağdaş bir cumhuriyet çıkarıldı.
Bu, dünya tarihinin gördüğü en muhteşem, en şaşırtıcı şahlanıştır.
Bugün, Atatürk ve arkadaşlarının canları pahasına kazandığı bu muazzam aydınlanmayı ve çağdaş kazanımları, **Emevi hurafeleriyle** değiştirmeyi dine hizmet zanneden tarih bilmezler iyi bilmelidirler ki;
İslam’ın özündeki akıl, ahlak ve adalet kavramlarını unutup, dini saltanat kapısına kul köle yapan Emevi zihniyeti, Osmanlı’yı Duyun-ı Umumiye karanlığına ve %5 okur-yazarlık sefaletine götüren zihniyetin ta kendisidir.
Eğer bugün bu topraklarda ezanlar özgürce okunabiliyor, camilerde ibadet edilebiliyor ve bir millet kendi kaderini kendi tayin edebiliyorsa; savunma sanayi ürünleri ile dünyanın gözünü kamaştırabiliyorsa, Nobel ödülü alan büyük bilim adamları yetiştirebiliyorsa, “Adriyatikten Çin seddine” kendi milli dilini konuşturabiliyorsa, bu hurafelerin arkasına saklanıp düşmana el açanların değil, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp; “*Ne mutlu Türk’üm*” diye haykıranların sayesindedir.
19 Mayıs ruhu; cehalete, kula kul olmaya ve hurafelere karşı açılmış ebedi bir savaştır. Bu kazanımları geriye götürmeye, Türk milletini yeniden o karanlık dehlizlere sokmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Türk milleti, şahlanışının anlamını da, bu şahlanışı borçlu olduğu dâhileri de asla unutmayacaktır.
**19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı**'mız kutlu olsun.