27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü/ “Ahvalimiz”

“Oynama! Diyorlar konuşma! Sus ve itaat et!

Ama sahne öyle bir yer değil bayım. Tiyatrocular sadece

Pandomim yaparken konuşmaz.” (Genco ERKAL)

Tiyatro en eski bir sanat türü. Dünyada M.Ö 5. Yüzyılda Antik Yunan’da Aisknylos tarafından yazılan “Zincire Vurulmuş Prometheus” ilk ürün olarak kabul edilir. Ülkemizde ise Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” ilk tiyatro yapıtı olarak bilinir. Yazılıp sahnelenen ilk oyun ise Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” oyunudur, yıl 1873. Bu oyun bir dönemin kıvılcımı olmuş, Vatanseverlik/Milliyetçilik/Yurtseverlik duygularıyla halkı büyük oranda etkilemiştir ayrıca.

Tiyatro, insanı insana/topluma, insanla ve insanca anlatma sanatı olup aynı zamanda bu yönüyle de bir okuldur. Halkın genel eğitimine, dil ve kültürel gelişimine katkı sunar. Estetik duygusunu geliştirerek temel ve nesnel değerler üzerinden doğru yargılara ulaşılmasına yön verir. Bu amaçlar/katkılar, insanlık erdemine dostluk-barış-kardeşlik-eşitlik ülküsüne ulaşma çabasıdır da. Tiyatro ile sıkı-fıkı olan, “hemhal” olan, iyimserdir, yapıcıdır, üretken ve yaratıcıdır, güzellik peşinde koşar, etkin/etken yaşamı ve enerjiyi yansıtır; edilgenliği barındırmaz, reddeder. Birliktelik, dayanışma gücüyle insanlığa etki, farklı dil, inanç, kültür taşıyıcılarının insanlığın ortak ülküsünde buluşmasına katkı bir başka niteliğini gösterir.

Halkın aydınlanma araçlarından biridir tiyatro. İnsanlığa daha iyi hizmet/katkı amacıyla da “Dünya Tiyatrolar Günü” 1948 yılında kurulan Tiyatro Enstitüsü tarafından 1961 yılında kabul edilerek tüm dünyaya duyuruldu. En donanımlı salonlardan/sahnelerden, en ücra, loş/ışıksız/koltuksuz kırık sandalyeli odalara dek. Köyündeki okulunda -gerçi köyde okul kalmadı ya- “müsamere” adı altında savaşım veren Cumhuriyet öğretmeninin insanüstü çabası çoğu zaman…Taşra kasabasına mütevazı olanaklarla konuk edilen özel tiyatroların sıkıntılı ayakta kalma savaşımı… Özveriyle çalışan amatör tiyatroların dekor arama-taşıma-sahne bulma, soyunup giyinecek yer arayışı…

İşini yaparken ciddidir tiyatrocu. Yaşarken, olgu ve olaylara, sosyal gelişmelere bakarken de aynı ciddiyetle konulara/sorunlara eğilir. Bütün bunların yanında daha çok toplumsal soruna, insana ve canlıya, doğaya ilişkin tüm konularda tiyatronun ortak diliyle, sırası gelince uyarı/iğneleme, sırası gelince bir “çığlık” olarak sahnelerden topluma/halka uzanır. “Orta yolcu” olmaz, “sessiz kalmak” lüksüyle beğeni peşinde koşmaz!

Sosyal/toplumsal olayları yorumlayıp eleştiren, sorgulayan ve insanları düşünmeye yönelten güçlü bir sanat dalıdır. Yaşamın boy aynasıdır bir bakıma; tüm ayrıntılarını, duygu ve düşünce dünyasını ve çatışmalarını, aşkları, hüzünleri, sevinçleri kimi zaman çılgınlıkları da yüksünmeden yansıtır. O nedenle “ağlayan” ve “gülen” masklar tanıtım afişlerinde, sahne girişlerinde ve tiyatro binalarında birlikte sizi karşılar. Bu yaşamın çok yönlülüğüne ve karmaşıklığına, “acı” ile “sevinç” arasındaki yüzlerce duygunun yaşanırlığına hazır olmaya bir davettir diye düşünürüm, felsefi olarak.

Tiyatro sorgulayarak yaşamı denetler. Çoğu zaman yönetenleri, kimi zaman birey olarak kendini ve absürt/uçuk anlamda dinsel tabuları/dogmaları/ “tanrıları” da! İlle de sözü olanların, dünyaya boş vermeyenlerin, insandan/insanlıktan yana olanların çabası. Bu nedenledir ki “tahammül edilemeyen” bir sanat türüdür, “muktedirlerce”. Yine bu nedenledir ki eğlendirme amaçlı çok “sulandırılan” sahne şovları, kimi popülist gösteriler, “tiyatro” diye öne çıkarılır, teşvik alır, kimi yöneticilerce el üstünde tutulur. Belediyelerin ve kimi dernek-vakıf ya da kamu kurumları öncülüğünde çok özel ve öznel tercihlerle yurt düzeyinde yaygınlaştırılmak istenen, dogmalarla ve inançsal ritüellerle pekiştirilen sözüm ona tiyatromsu oyun ve kurmacalar, toplumu aydınlatma değil belirli bir kalıba sokma/sıkıştırma çabasıdır! Bu dayatmanın içinde olup tiyatro yaptığını sanan, sanmakla kalmayıp bilerek suistimal eden iktidar/muktedirler yalakalarının varlığı/çokluğu oldukça düşündürücü/tehlikeli görülmeli, sanat ve tiyatro adına; elbette toplumsal geleceğimiz adına da!

Teknik anlamda dijital dünyanın gelişmesi, ekonomik zorluklar, özellikle bağımsız tiyatroları ve amatör tiyatroları kıskaca almış. Birçok kentimizde salon/sahne yoksunluğu yanında yerel yöneticilerin var olan sınırlı salonları da eş-dost-ahbap-yandaş ilişkileriyle, düğün-dernek toplantılarına vermesi ya da kimi mülkü amirlerin “uygun görmemeleri” nedeniyle kapalı tutması tiyatronun ve sanatçının “can suyu” nu kesme eylemi olarak görülmeli!

Hemen bu arada birçok oyunun, özellikle politik oyunun yapay gerekçelerle engellenip oynatılmadığı, belediye ya da valiliklerce sahne verilmeyip yasaklandığı tablosunun, ülkemizin “kara” / “kapkara” gerçeklerinden olduğunu da vurgulamalı! Bu engellemenin genel anlamda sanata bakış ile ilgili olduğu tartışılamaz ya, kimi zaman tiyatro oyunundan, kimi zaman da oyuncu (lar)dan kaynaklandığı gerekçesi halk tepkisini dindirmek için söylenir. Bir de çok ünlü “güvenlik gerekçesi” var, “Demokles’in kılıcı”; sanatı kesip-doğrayan! Buna göğüs geremeyenler ya da sanat/sanatçı duruşu gösteremeyenler, bir de böyle bir amacı olmayıp “sanat” yaptığını düşünenler var ki “şov” dünyasının başrolcüleri, “işime bakarım”, “işimize bakmalıyız sadece” aldatmacasıyla kendini avutan, tiyatronun/sanatın felsefesine aykırı davranıp lüks ve şaşa içinde yaşamayı amaç edinen… Bunların en önemli özelliği saltanat kayığından indikten/indirildikten sonra dünü unutarak söyledikleridir ki, insanı utandıran.

Tiyatro bir çağrıdır, yaratıdır, sırası gelince başkaldırıdır!

Cesarettir tiyatro; tabuyu, dogmayı yerle bir etmektir!

Yaşamı yeniden kurmak için gerekirse yıkmaktır!

Tiyatro, duygu ve düşüncenin, gerçeğin, emekle, alkışla ve yürekle buluştuğu güçlü bir sanat dalıdır!

Çoluk-çocuk iyi seyirler dostlarım…

-Yarınlar Güzel Olacak-