Aklın Necaseti

Aklın üstüne necaset bulaştırılmışsa; gafletten selamete geçmek mümkün olmaz. Maalesef bu cümlenin ardışık günlerini, zehirli fikirlerin mahmurluğu altında idrake mahkümüz. Bir üfürükle karıştırılan ülke gerçeğini, insan kayıpları vererek yaşadık. İslam aleminin karışması için üfürüğe de gerek yok malesef; yarım nefes bile yeterli geldi.


Bu ne tedbirsizlik ki her yanı rüzgara açık viraneyi andırıyoruz. Gezmeye çıkanlarla Lice'de buluşuyor, Mısır'da iktidarın takasını izliyoruz. Bizi gezdiriyorlarmış, karıştırıyorlarmış, kardeşi kardeşe kırdırmak istiyorlarmış. Bunlar yeni tespitler mi Allah aşkına! Yıllardır bu ülke, bu manzaranın tutsağı değil mi? Sonra çok önemli bir durumu açığa çıkarmış gibi o bilgiçlik taslayan yorumlar yok mu? Küçük beyinlerin derin meseleleri konuşma komikliği ise işin cabası. Mesela bizi gezdiren, bizdeki iktidaları önceden tayin eden olmasın!.. Mümkün mü, mümkün!..


Hiç kimse, menfaatine gelişen olayların halkın gücüyle şekillendiğinden bahsedip diğer olayların ise şer güçlerden kaynaklandığını anlatmasın. Şeri ikame eden, senin şer görmediğini de ikame etmiş olabilir!


Peki bu ülke hep başkalarının tayinleriyle mi soluk alıp verecek? Bütünüyle bu ülkenin kurguladığı özgün bir planla hiç bir şey ortaya çıkmayacak mı? Her yönüyle özgürleşmiş, kendi kaderini kendisi tayin eden bir bizlik masalı yaratamayacak mıyız?


Filozof yetiştirmemiş toplumlar, fillerin ayakları altında hayat mücadelesi verir. Çare bu cümlemede gizli işte; cehalet idare edilir, idare etmez. Bu zihinsel yapıyla, pirimitif düşüncelerle, hep yönetilir konumda birbirini yiyip bitiren bir zavallılıkla, zebani soluğu ala ala  devama mecburuz. Bu maküs talihi yenmek için uzun zamanlı büyük bir okuma faaliyetiyle ülkeyi kitabistana çevirmeliyiz. Cumhurbaşkanından en ücra noktamıza kadar bu faaliyeti hayatın birinci prensibi kılmalıyız. Öyle ki en güzel sevgiliyle birlikte olan ateşin gençler bile kitabı bırakıp birbirini okumalı tekrar bıraktıkları kitaplara dönmeli. Hatta, ölüm döşeğinde kitap, slogan bu olmalı. Belçika'da yaşayan bir dostum anlattı: Bir grup Türk insanı, cami için yer ararken zengin bir Belçikalı, boşalttığı eski işyerini kira dahi talep etmeden bu gruba verir. Bunlar buraya küçük bir paravan minare de ekleyerek uzun yıllar ibadetlerini sürdürürler. İyiliksever Belçikalıyı uzun yıllar hiç sormazlar bile. Bir gün birisinden size bu yeri veren kişi kanser hastası olarak hastahanede yatmaktadır haberini alırlar. O zamana kadarki sorumsuzluklarına hayıflanarak bu iyiliksever hastayı ziyaret etmek için bir heyet oluştururlar. Heyet hemen hastahaneye varır; yetkililer, heyeti görüştüremeyeceklerini, aralarından bir kişiye ancak müsaade edebileceklerini iletirler. Heyet de aralarından daha uygun olacağını düşünerek imamı temsilen gönderirler. İmam hastanın odasına kapıyı çalarak girer, bitkin gözleriyle kitap okuyan adam gelen kişiye yüzünü döner, kitabı yanıbaşındaki komidinin üstüne koyar, işaretle oturacağı yeri gösterir. Zoraki tebessüm eden hastaya geçmiş olsun dileklerini ileten imam, kadir kıymet bilmeyişlerindeki eziklikle teşekkür üzerine teşekkür eder. Uzun kalmaz hastanın yanında, temenniyle ayrılır. Biraz meraklı olan imam, yine kitap mı okuyor güdüsüyle hastanın kapısını sessizce açar ve içeriye bakar, hasta hala o süzülmüş gözlerle kitap okumaktadır. Belli etmeden usulca kapıyı kapatan imam 'oku' diyen bir dinin temsilcisi olduğunu, kafasına hakikatın balyozunun düşüşünün ağırlığını hissederek ayrılır. Acı haber ise iki gün sonra duyulur.


 Avrupa neden geziye çıkmıyor, nedenini anladınız mı?