Son yıllarda artan, dahası çığırından çıkan bir etkileme gücüyle, bir “algı yönetimi” ile karşı karşıyayız. Sadece ülkemizde olmayıp tüm dünyayı saran bir “yönetişim sanatı” sanki. Yönetsel kadroların ötesinde halk yığınlarını da giderek içine alan, almayı amaçlayan, gerçekliğin sosyolojik tersyüz edilişi. Aslında siyasal-kültürel anlamda egemen gücün kendi dünyası/çıkarları ve geleceği için kurguladığı bir senaryo; algı oluşturma, algıyı biçimleme, kişisel ve toplumsal eğilimlere bu düzlemde yön verme “sanatı(!)”. Almanya’da Nazi Propaganda Bakanı Goebbels’in “yalan, daha büyük yalan” diye sürekli yinelemesinde olduğu gibi.
Önce, “algı” ve “algılamak” kavramlarının bilimsel karşılığına ilişkin kimi sözlerin ve tanımlamaların bir bölümünü anımsayalım.
“Algı, bir uyarının bilinçli olarak kavranması ve yorumlanabilmesidir.”
“Duyu organlarımızca kaydedilen uyarıcılar beyin tarafından değerlendirilip/yorumlanıp anlamlı duruma getirilir.”
“Algılamak, bir olgunun, bir olayın, bir durumun ya da bir nesnenin duyumsanarak bilinç alanına çıkmasıdır.”
Bir gerçekliğin sezinlemekten ileri giderek içselleşmesi, bilinç düzeyinde anlamlandırılması; eski karşılığıyla “idrak etmek” …
“Duyulanın, görünenin, nitel yönüyle kavranması.”
“Algılama”, sadece çevreden izlenim alma değil, ilgili verileri çözümleyip bir yargıya bağlayabilmektir de!
Algılamanın yetenekle/zekayla ilgisi kuşkusuz var. Dahası nörolojik bozukluk elbette algıyı ve algılama sürecini etkileyecektir.
Ayrıca duyu organlarımızın her veriyi yorumlayıp anlam verme süreci diye de tanımlayabiliriz, “algı” yı.
Bütün bu tanım ve daha da çoğaltılabilecek değerlendirmelerin ötesinde ülkemizi ve bütünüyle dünya insanlığını ilgilendiren konunun sorunsal yönü; “algılar” ve “olgular” ya da gerçekliğin “öznel” ve “nesnel” durumu/akışı.
“Algı/Algılama yönetimi” diye bir sektör ticari yaşamın içinden siyaset ve kültür-sanat alanına da girdi. Hedef kitlenin duygu-düşünce-davranış ve inanış biçimlerini istenilen yönde değiştirmek/biçimlemek gibi. Şu soru çok belirleyici sanırım: “Siyaset”, algı oluşturma süreci mi, yoksa toplumsal gerçekliğin/fotoğrafın ideolojik düzlemde pratik çözümüne ilişkin süreç mi? Bu soruya verilecek doğru karşılık tutum/tavır ve buna ilişkin diğer önermeleri de somutlaştıracaktır. Daha açık bir anlatımla “siyasetin” ne olup olmadığına ilişkin yaratılan bulanıklığın aşılması.
Ülkemizde hızlanan sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel “algı oluşturma” süreciyle Cumhuriyet ve devrimlerle hesaplaşılırken, ABD/NATO/İSRAİL emperyal sarmalıyla azgınlaşan saldırılar aynı “algı oluşturma” yöntemiyle birlikte yeni haritalarla kotarılıp önümüze konulmakta! Bu yönüyle bakıldığında “algı”, gerçeğin kendisi değil, oluşturulmak istenen sanal/yapay görüntü; yaygınlaştırılarak beyinleri bulanıklaştıran nicel bir üstünlük imajı/görünümü. Gelişen teknolojiyle yaygınlaşan propaganda zenginliği sayesinde büyük bir aldatıcı “güç”. Siyaseti biçimleyen/belirleyen çoğunlukla; kitleleri ardından sürükleyebilen, aydınlanma antenlerini körelten, bilinç gelişimini engelleyen… Kitle iletişim araçları, güçlü-yaygın yazılı ve görsel basın ve tekelleşen güç borazanlığını da eklemeli…
Gerçekliğin irdelenip kavranması, toplum yararına sorunlara çözüm ve daha güzel yaşam düzeyini öngörmesi gereken siyaset bu görev ve sorumluluk alanından giderek uzaklaştı. Değişik ülkelerdeki yönetim anlayışlarının sınıfsal karşılığını biryana bırakarak yaygınlaşan bir aldatmacanın, “algı oluşturma” yarışının ülkemiz ve dünya üzerindeki seyri insan beyni ile alay edercesine pervasızlaştı/yüzsüzleşti! İçeride bakanlarından birçok yöneticisine dek, basın/medya destekçileri dahil hep algı oluşturmaya dayalı bir taktik ve strateji izlemekte. İç ve dış politika buna göre biçimlenmekte, işbirlikçilik ve ikiyüzlülük böylece gizlenmeye çalışılmakta. Hele bir Çalışma Bakanı ve bir Milli Eğitim Bakanı var ki “güzel yüzleri” ile evlere şenlik; insan beyni ile yüreğiyle alay edercesine… Bu gibi yetkililerle birlikte medya şarlatanlarının şaklabanlıkları da tam bir akademik inceleme/ “mastır” konusu sayılmalı!
(………)
Emperyal ABD/NATO merkezli Batının elli yılı aşan sömürü ağını elinde tutması ve genişletme çabası esas olarak dünya halklarına hep “barış”, “adalet”, “eşitlik”, “demokrasi” vb. aldatmacalarla algı oluşturma sürecini de içine alan bir “hinlikle” sürdürülmüştür. Bizi de içine alan bölge ülkelerini biçimleme siyaseti son dönemde hız kazanmış; “barış-demokrasi” hamiliği düpedüz ülkelerin yönetimlerinden ve sınırlarından sorumlu bir “üst akıl” rolüyle algıda sınır tanımaz bir kabulü bölge ve tüm insanlığa dayatmakta! İlgili ülkelerin yönetim zafiyeti ya da çıkar ilişkilerinin belirleyici rolü kuşkusuz çok önemli. Ancak geniş halk yığınlarını güçlü propaganda ağıyla etkileyip oluşturdukları algı ne yazık ki sonucu belirlemekte.
Önceleri daha çok sosyalist ya da sosyal eşitlikçi yönetimleri karalamak ve yıkmak için sürdürülen “algı” operasyonları artık çeşitlendirildi. Bunun en iyi örneği, “diktatör”, “totaliter”, “baskıcı”, “dinci-etnikçi” yakıştırmalar/suçlamalar ve ardından gelen daha işbirlikçi yönetimler ya da “turuncu devrimler” …
“Algı oluşturma” tuzağına düşmemek her kademedeki görevlilerle devlet yöneticilerinin belirli bir bilinç/duyarlılık düzeyine sahip olmasının yanında halkın da eğitim-öğretim-kültür-sanat sürecini bilimsel olarak en iyi biçimde yaşıyor olmasıyla bire bir ilişkili olarak görülmeli. Bu anlamda toplumsal algı diyebileceğimiz bir konu, bir sorun akla geliyor: İçinde yaşadığı toplumu/çevreyi/insanı, nesneleri, olguları, olayları, durumları, gelişmeleri çözümleyip buna uygun tavır/tutum alabilmek sorunsalı! Sanırım öncelikli sorgulanması ve çözülmesi gereken bir konu.
-Yarınlar Güzel Olacak-