ALIN TERİ KURUMADAN… AMA YILLARDIR KURUTULAN BİR VİCDAN VAR

Ankara’da günlerdir süren direniş bitti. Madenciler eylemi sonlandırdı. Çünkü sonunda “haklarının ödeneceği” sözü verildi.

Ama mesele şu:
Bir işçinin hakkını alabilmesi için neden Ankara yollarına düşmesi gerekiyor?

Bu ülkede madenciler ilk kez mi hak aradı?
Hayır.
İlk kez mi maaşını alamadı?
Hayır.
İlk kez mi sesini duyurmak için açlık grevine kadar sürüklendi?
Yine hayır.

Sorun bir eylemin bitmesi değil…
Sorun, bu eylemlerin neden hiç bitmemesi.
Madenci dediğin; yerin yüzlerce metre altında, karanlığın içinde ekmek kavgası veren adamdır.
Ama Türkiye’de madenci olmak, sadece yer altında değil…
Sistemin de altında ezilmektir.
Aylarca maaş alamayan insanlar…
Tazminatı gasp edilen işçiler…
Güvencesiz çalıştırılan emekçiler…
Ve sonra ne oluyor?
Haklarını isteyince karşılarında önce sessizlik, sonra oyalama, bazen de müdahale buluyorlar.
Eylem bitti deniyor.
60 milyon yatırıldı deniyor.
15 gün içinde her şey tamamlanacak deniyor.
İyi de…
Bu para neden eylemden önce yatırılmadı?
Bu haklar neden açlık greviyle hatırlandı?
Türkiye’de madencinin kaderi ne yazık ki hep aynı:
Facialarda hatırlanır,
Eylemlerde duyulur,
Sonra yine unutulur.
Soma’da, Ermenek’te, sayısız ocakta aynı hikâye yazıldı:
Önce ihmal, sonra acı, ardından birkaç söz…
Ve sonra derin bir sessizlik.
Bugün “uzlaşı” diye sunulan tablo aslında bir gerçeği haykırıyor:
Bu ülkede emek, ancak direndiğinde değer görüyor.
Eğer o işçiler Ankara’ya yürümese…
Eğer o insanlar günlerce aç kalmasa…
Eğer seslerini yükseltmese…
Bugün o “uzlaşma” olur muydu?
Madenciler eylemi bitirdi.
Ama mesele bitmedi.
Çünkü mesele maaş değil sadece…
Mesele bir zihniyet:
İşçiyi son sıraya koyan,
Emeği maliyet olarak gören,
Alın terini geciktirmeyi normalleştiren bir anlayış.
Bugün alkışlanan şey bir çözüm değil…
Gecikmiş bir mecburiyettir.
Ve unutulmasın:
Gerçek adalet, işçi Ankara’ya yürüdüğünde değil…
Hakkı zaten zamanında verildiğinde başlar.

FATİH TEKKE'NİN YOL HİKAYESİ, SAHADAKİ ÇÖKÜŞ!


Fatih Tekke mağlubiyet sonrası sorumluluğu aldı, bu önemli; ancak takvim sıkışıklığı ve yol yorgunluğunu gerekçe gösterirken asıl sorunun etrafında dolaşıyor. Ziraat Türkiye Kupası maçının ardından neden doğrudan Konya’ya geçilmedi, neden Trabzon’a dönülerek ekstra bir yol yükü alındı? Profesyonel bir takımda bu tür planlamalar tesadüf olmaz, aksine sonucu doğrudan etkiler. Kaldı ki aynı oyuncular bu yolculuğu yaptıysa, ilk yarı ile ikinci yarı arasındaki o keskin kırılmayı neyle açıklayacağız? Sahada mücadele eden, reaksiyon veren bir takım varken, ikinci yarıda adeta dağılan, kimliğini kaybeden başka bir görüntü ortaya çıktı. Bu sadece fiziksel yorgunlukla açıklanamaz; bu, zihinsel hazırlığın ve organizasyonun da eksik kaldığını gösterir. Sonuç olarak mesele ne sadece fikstür ne de trafik… Bu tablo, planlama hatasının, karar eksikliğinin ve maç yönetimindeki zaafın sahaya yansıyan net sonucudur.