30 Ağustos 2026 tarihinde coşkuyla kutlayacağımız Zafer Bayramı, Büyük Taarruz ‘un galibiyetle sonuçlanmasının üzerinden geçen 104’üncü yıl dönümüdür.
22 gün 22 gece kanlı çatışmalara sahne olan Sakarya Meydan Muharebesi’nden, âdeta milletin ölüm kalım savaşından zaferle çıkılmış ve topraklarımızın paylaşılması projesi rafa kaldırılmıştır.
Mustafa Kemal bu savaşı “Melhame-i Kübra” olarak nitelendirir; büyük ve kanlı bir savaşta çok sayıda subayın şehit olması veya yaralanması nedeniyle “Subaylar Savaşı” olarak da adlandırılmıştır.
Sakarya Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlanmasından, Büyük Taarruz ‘un başlamasına kadar geçen yaklaşık bir yıllık süreçte, Türk ordusu taarruz için hazırlık yapmış, uluslararası alanda önemli diplomatik başarılar kazanılmış ve yurt genelinde topyekûn büyük bir askerî hazırlık seferberliği yürütülmüştür.
Fazla uçağımız yoktur ve çoğunun kanatları yırtıktır. İşe yarayabilecek uçakların kanat ve gövde bezleri, basıncın etkisiyle gevşemiş ve özelliklerini kaybetmiştir. Bunların ancak emayit denilen bir sıvı ile gevşeklikleri giderilip yeniden gerilebileceği düşünülmüş, ancak elde emayit de yoktur.
Emayit yerine; elde mevcut olan patatesin suyu, yumurta ve paça suyunun karışımından elde edilen sıvının, gövde bezlerine gerekli özelliği kazandırabileceği düşünülerek bu işlem uygulanır.
Kahraman pilotlarımız, her havalanışlarında geri dönmeme ihtimalini bilerek uçarlar; ama hiç korkmazlar. Onları uçuran güç; millî şuur, vatan sevgisi ve kınalanmış ellerin kazandırdığı manevi ruhtur.
Nihayetinde, 30 Ağustos günü yapılan Başkomutan Meydan Muharebesi’nde Türk ordusu hızla ilerlemiş, takip harekâtı sonucunda 9 Eylül’de İzmir’in de kurtuluşuyla Batı Anadolu işgalden temizlenmiştir.
İçinde bulunduğumuz ağustos ayı bu nedenle çok değerlidir. Sevr’in paramparça edilerek tarihin çöplüğüne atıldığı, bir anlamda paçavraya dönüştürüldüğü aydır. Bu zafer, Kuvayı Milliye zaferidir; ordu-millet bütünleşmesinin en büyük tezahürlerinden biridir.
“Her evresiyle düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış bu harekât, Türk Ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek güç ve kahramanlığını tarihte bir daha belirleyen çok büyük bir eserdir.”
Bu ifadeler Mustafa Kemal’in kendi sözleridir. Gerçek bir Başkomutan olarak muharebe sahasının etki alanında bizzat bulunmuş, savaşı yönetmiş, maiyetini inandırmış, muhaliflerini de zaferi kazanacağına ikna etmiş ve öngördüğü zamanda arkadaşlarıyla birlikte düşmanı yenerek dünyada emsali görülmemiş bir zaferin mimarı olmuştur.
Güçlü kavramlar, güçlü insanlarda anlam kazanır. Aksi hâlde güdük, anlamsız ve hatta komik durabilir. Yani makam ve mevki, ancak onu taşıyan kişi içini doldurduğunda anlam kazanır.
Mustafa Kemal makamdan güç almamış, tersine makam Mustafa Kemal’den güç ve anlam kazanmıştır. “Başkomutan Mustafa Kemal” dediğinizde çok şey ifade eder; ama “Başkomutan Hacıanestis” dediğinizde aynı makamın hiçbir anlam taşımadığını anlarsınız.
Cumhuriyetimizin son elli yılı, Atatürkçülük adına Atatürk’e yapılan ihanetlerle de doludur. Bir başka kesim ise Atatürkçülüğü, Atatürk’ün sağlığında yaptıklarının bekçiliği biçiminde anlamış; onu kalıplaştırmış ve dondurmuştur.
Oysa Kemalizm ilerici bir ideolojidir. Ne geçmişin bekçiliğidir ne de kalıplaşmış bir inanç sistemidir. Değişen koşullar karşısında sürekli, akılcı ve çağdaş bir yenilenmeyi; bu yenilenmenin temel ilkelerini içerir.
Atatürk hep gelişmeden, değişimden, yenilikten, modern dünyaya uyum sağlamaktan ve bilimden yana olmuştur.
Kurduğu ulus-devlet modeli merkeziyetçi bir yapıya dayanır. Sınırları çizilmiş bir coğrafyada yaşayan halk; ortak dil, kültür, tarih ve yurttaşlık bilinci etrafında birleşir.
Federal devletlerde ise güç, tek bir merkezde toplanmak yerine merkezi hükümet ile eyaletler, kantonlar veya cumhuriyetler arasında anayasal düzenlemelerle paylaşılır. Bugün dünya nüfusunun önemli bir bölümü federal sistemlerle yönetilmektedir.
Çerçeve yasanın gündeme gelmesi ve yapılan tartışmalar, başlangıçta ve devamında ulus-devlet anlayışından farklı bir yapılanmaya doğru gidileceği yönünde algı oluşturmutur.
Bu algı iktidar ve muhalefetin büyük bir uyumla anlaştığının oylamada görülmesi ile oluşmuştur. Anlaşılan o ki, Tom Efendi dayatmalarına devam edecek. Tam bağımsız olamadıysanız uyum sağlamak zorunda kalırsınız.
Ulus devlet anlayışını ve üniter yapıyı savunan sanatçı, asker, siyasetçi ve toplumun farklı kesimlerinden önemli şahsiyetlerin çeşitli gerekçelerle tutuklanması ise toplumda “herhangi bir yol kazasına dahi tahammül edilmiyor” düşüncesini güçlendirmektedir.
Emekli Amiral Türker Ertürk’ün tutuklanması ve Metris, Silivri, Kandıra cezaevleri arasında cezalandırırcasına sevk edilmesi de bu tahammülsüzlüğün, yasaya muhalif olduğu düşünülen veya ileride muhalif olabilecek kesimlere yönelik sert bir uyarı olarak algılanabilir.
Her ne kadar Atatürk’ün değişimlere, gelişmelere açık olduğunu bilsek de bugün yaşanan bu gelişmeler karşısında ne diyeceğini merak etmemek mümkün değil.
Ancak, “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözüne bakılırsa, Atatürk’ün kendi döneminin şartları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, bütünlüğüne ve sürekliliğine ne kadar büyük önem verdiği açıktır.
Peki bugün yaşananları görseydi ne derdi?
Annem Sebahat Eyüboğlu Özgür’ü 29 Ağustos günü kaybetmiştim. Rahmetle ve özlemle anıyorum…