Bayramın ruhu Trabzon'un gerçeği

Bayram; sadece takvimde yer alan bir gün değil, kopan bağların yeniden kurulduğu, unutulan dostlukların hatırlandığı bir diriliştir. Uzun zaman sonra edilen bir telefon, içten bir sarılma… Ve ardından gelen o tanıdık sıcaklık: samimiyet, güven, aidiyet.

Trabzon’da bu buluşmaların dili bellidir. Önce Trabzonspor konuşulur; çünkü bu şehirde futbol bir spordan öte, ortak bir duygudur. Ardından siyaset girer devreye. Şehir konuşur, insanlar tartar, fikirler çarpışır. Hele ki ortada bir bakan varsa, sohbet artık sıradan olmaktan çıkar; sorgulayan, değerlendiren, hatta hesap soran bir zemine dönüşür.

Bugün o zeminde dikkat çeken güçlü bir gerçek var: Abdulkadir Uraloğlu… Gürültüsüz, reklamsız ama sonuç odaklı bir hizmet anlayışıyla Trabzon’a dokunuyor. Sessiz ama derin. Gösterişsiz ama etkili.

Özellikle belediye başkanları ve bürokrasi çevrelerinde oluşan memnuniyet dikkat çekici. Yapılan hizmetlerin sahaya yansıması, işlerin sessiz ama kararlı bir şekilde ilerlemesi, bu kesimlerde ortak bir güven duygusu oluşturmuş durumda. Gürültüden uzak ama sonuç üreten bir anlayışın, şehir yönetiminde karşılık bulması Trabzon adına önemli bir kazanım olarak görülüyor.

Ancak asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü Trabzon, yapılanı konuşmak kadar, yapılanın arkasında durmayı da bilmek zorunda. Şehir, kendi değerine sahip çıkmadığı sürece, hiçbir hizmet hak ettiği karşılığı bulamaz. Bugün en büyük eksik; destekteki dağınıklık, sahiplenmedeki tereddüttür.

Trabzon’un ihtiyacı olan şey çok açık:

Daha güçlü bir irade,

Daha net bir duruş,

Ve daha samimi bir sahiplenme.

Her şey hazır.

Zemin uygun.

İmkân var.

Eksik olan tek şey: Birlikte hareket etme cesareti.

*Bir Kadını İki Kez Öldürmek*

Ülkemizde kadına, çocuğa, hayvana ve doğaya verilen değerin her geçen gün aşındığını; verilen cezaların ise çoğu zaman caydırıcı olmaktan uzak kaldığını acı tecrübelerle görüyoruz. Bu zayıf adalet algısı, suçu önlemek yerine kimi zaman cesaretlendiriyor ve bedelini en savunmasız olanlar ödüyor.

Bunun en sarsıcı örneklerinden biri, birkaç gün önce Trabzon’da yaşandı. İrem Bostan, boşanmak istediği eşi Şenol Bostan tarafından katledildi. Bu zaten başlı başına bir vicdan yarasıyken, asıl yıkım sonrasında yaşandı: Bu kadın, hayattayken kurtulmak istediği kişiyle yan yana defnedildi.

Şimdi herkesin kendine sorması gereken soru çok net: Bu kadın, celladıyla yan yana gömülmeyi ister miydi?

Yaşarken “ayrılmak istiyorum” diyen bir iradenin, ölümünden sonra bile yok sayılması; sadece bir defin kararı değil, vicdanın ikinci kez yaralanmasıdır.

Bir kadının katiliyle yan yana toprağa verilmesi, toplumun adalet duygusuna indirilen ağır bir darbedir. Bu durum, sadece bir aile tercihi olarak geçiştirilemez; aksine, şiddeti görünmez kılan, mağdurun sesini susturan ve toplumsal hafızada derin bir yara açan bir kabulleniştir.

Sorun artık sadece cinayet değil; o cinayetin ardından bile mağdurun onurunu koruyamayan bir anlayıştır. Ve bu anlayış değişmedikçe, ne acılar dinecek ne de vicdanlar gerçekten iyileşecektir.