Bilmediğini Bilmek/Bilebilmek

Büyük karmaşanın yaşandığı dünyada, ülkemizde oldukça ciddi konu ve sorunlarla cebelleşmekte. Genel anlamda sorun çözmenin ana ekseni akıl ve bilimdir, bu da eğitim-öğretimle elde edilir. Her alanda “akla” /bilime daha çok gereksinim duyduğumuz dönemlerden geçmekteyiz. Bugün eğitimin içler acısı durumunu ele almayacağım, ancak “cehaletin” örgütlü bir duruma evrildiği bir dönemden geçerken “bilmişlik” / “bilgiçlik” tavrının, ukalalığın “bilgelik” aşamasına yüceltildiği bir yönetsel anlayışın/mekanizmanın oldukça tehlikeli bir toplumsal çürümeye ve hızlı bir yok oluşa doğru ülkemizi/insanımızı sürüklediğini vurgulamak isterim.

Toplumsal görevleriyle daha sorumlu olması gereken önder savındaki yöneticiler başta olmak üzere akademi-kültür-sanat ve yazın dünyasının bir bölümünü içine alan sığlık, cahilliğin/cehaletin “çağdaş” versiyonunu/görünümünü yansıtmakta! Özellikle eğitim yöneticileri ve yönlendiricileri, siyasi “kurmay” kadro, bilgi ve bilim karşıtlığını metafiziğe evirme çabasıyla hurafeye göz kırpmakta, dinsel/mezhepsel dayatmanın ritüelleriyle akıl ve bilim sürecini adeta tıkamaya çalışmaktalar! Yönetenlerin ve kimi yönetme savındakilerin cehaletten nemalandığı ve yol aldığı ülkemizde akıl-bilim-eğitim-kültür-sanat-yazın ciddi bir sınavdan geçmekte. Kuşkusuz emperyalizm çağında “akıl” ve “bilimin”, dolayısıyla eğitim ve teknolojik gelişimin belirleyiciliği hiç de nesnel olmayacaktı elbette.

“Bilmediğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” der, MÖ yaklaşık 3. Yüzyılda yaşamış Sokrates. Bu denli geriye gidip örnek vermemim nedeni, bilim ve felsefenin tarihsel serüvenine vurgu yapmak. Toplumlara önderlik eden yöneticiler bilgi/bilgelik ve cehalet ayrımındaki konumlarına, diğer bir anlatımla bilime/felsefeye/kültüre/sanata yakın ya da uzak oluşlarına göre toplumsal yapıya katkı sunar ya da örgütlü cehalete yelken açar ve ilgili tolumu yok oluşa sürükler. Bu sosyolojik bir saptamadır. Bu denli katı ve kararlı bir tümceyi bana söyleten günümüz dünyasının gerçekleriyle ülkemizin içinde bulunduğu sosyolojidir.

Yine Sokrates’in 2500 yıl önce söylediği ve günümüze de hala ışık tutan kimi sözlerinden hareketle yazımı sürdüreyim.

“Bilmediğini bilmek, çok değerlidir ve iyi bir başlangıç/çıkış noktasıdır” der. “Bilgelik, öncelikle cehaletin ayrımına varmakla başlar” diye ekler. Derin alıntılara girmeden kabul etmek durumundayız ki bilmediğini, bilemediğini bilmek ve sırası gelince bunu alçakgönüllülükle söyleyebilmek bir erdemdir. Bu erdem epey hırpalandı, azaldı galiba. Cehaletten beslenip iktidarını ve egemenliklerini sürdürmek için çırpınanların “her şeyi bildikleri(!)” bir dönemde akıl-bilim yolcularının aymazlığı ayrı bir tehlike. Küçük sohbet ya da konuşmalarda çoğunlukla “bilgi satan”, üstünlük sağlama psikolojisiyle söylem geliştiren, biraz da yarıştıran bir toplum olduk sanki. Bilgi kırıntısıyla yetinmek… Kitabın adını görüp, “okudum, biliyorum”, demek gibi. Ya da filmin afişinden, adamın boyundan, kadının saçından, öğrencinin gözünden, siyasetçinin vücut dilinden her şeyi anlamak “ustalığı(!)”

Öte yandan kişinin kendisini “bilmek” zorunda duyumsamadığı bir durum; “bilmiyorum canım, o kadar, sen bildin de ne oldu!” der gibi; ciddi bir tehlike. Bilmemek bir “rahatlık”, belki de savunma refleksi; sosyal yaşamda sınanmamak için, sorunların ve çözüm arayışlarının dışında görünme rehaveti. Oysa Aristo, “İnsan doğası gereği bilmek ister diyor. Yüzyıllar boyu da sınanan/denenen bilimsel bir saptama. Bundan uzak durmak “insan fıtratına” aykırı değil mi? Egemen siyasi yapının ve kültürün isteyerek ya da istemeyerek değirmenine su taşımak; onlara benzeyerek giderek aynılaşmak tehlikesi yok mu bunda!

“Bilgi-bilmek-bilgelik”, hareketi/eylemi/bir şeyler yapmayı tetikler/gerektirir. Bu, bilinçli davranışın, eyleme uzanma/yansıma durumudur; “tehlikelidir” de! Bilmenin verdiği dürtü ve refleks kişiselliği aşar sosyal/toplumsal devinim yaratır. Dalga dalga yayılır. Uygun koşul ve ortam sağlanmasını da irdeleyerek nicel ve nitel bir toplumsal karşılık arayışını da beraberinde taşır. Tarihin ileri doğru akışının temel nedeni bu bilim/akıl kulvarının gücü ve sürekliliğidir. Bunun zaman zaman kesintiye uğraması/uğratılması doğanın yasasının tersyüz edildiği anlamına gelmez. Sadece sınırlı bir duraksama, sınırlı bir gerileyiş, dönemsel/konjektürel bir sınanış yüce insanlık ve bilim için.

“Cehalet”, kuşkusuz içi görülmez derin bir kuyudur ve karanlıktır. Ama, “trajik cehalet” diye belirtebileceğimiz bir örgütsellik ve ön kabuller yığını çok daha karanlıktır. Toplumsal felaketin önünü açar, yıkım getirir. Bu bağlamda yöneticilerin cehaletten öteye geçip “trajik bir cehalet” yaşamaları, halkın bir bölümünü cemaat/tarikat/dinsel/etnik/şoven/fanatik bileşenler vb. gibi feodal kurum ve oluşumların kucağına iter. Tam da emperyalist canavarın istediği bir oluşum; hazır lokma hali! Bu da giderilmesi olası olmayan ya da ağır bedellere karşılık gelebilecek bir yıkım, bir sonuç desem abartmış mı olurum?

-Yarınlar Güzel Olacak-