BİLYALİ...

11 yaşındaydım. Babam Köy Hizmetleri’nde işçiydi. Beni de bir gün iş yerine getirirdi. Atölyede gezinirken mesai arkadaşı mekanikçi Bayram emice 4 tane küçük bilya vermişti bana. “Al bunları bilyali araba yaparsın” dedi.

Çok sevinçliydim ama bilyaliyi yapmam için yardım almalıydım. Köyde yaşayan amcamın oğlu Sezer bana yardım edecekti. Hayali Garajı’nda bir balatacı da çıraktı Sezer abim, eli de işe çok yatkındı. Bana fazla iş düşmeden iki saatte yaptı bilyalimi. Uçuyordum sevinçten. Köye gittiğim bir hafta sonu bilyalimi kaptığım gibi köyün çocuklarıyla başladık toprak yolda yarışmaya.

Tecrübesizdim. Hep geride kalıyordum. Ama üzülmüyordum heyecanı yaşamak bile yetiyordu bana. Çok kaza yapıyordum. Genellikle yarasız beresiz atlatırdım bu kazaları ama bazen bilyaliden düştüğümde oluyordu. Biraz kanayan dizimi silip, üfleyip tekrar kaymaya başlardım.

Kimin umurunda acı ki.

Şimdiki çocukları düşünüyorum da biz çocuk değilmişiz diyorum. Nasıl bir cesaret, nasıl bir özgüven varmış diyorum bizde. Acıları tatmışız ama zevk almışız ağlamadan hep gülmüşüz.

Bilyali basit bir oyuncak değildi. Hepimiz için bir hayat tarzıydı. İmkansızlıkların ürettiği en mucizevi oyuncaktı. Kuş lastikten, uçurtmadan, misketten bıktığımızda daha heyecanlı olacağımız enerjimizi akıtacağımız bilyaliyi yaptık. Akülü arabalardan, uzaktan kumandalı oyuncaklardan, hatta bilgisayar oyunlarından bile daha muhteşem bir buluştu bilyali. Sokaklarımızın sesiydi çocukluğumuzun haykırışıydı.

Asfalt geldi, arabalar çoğaldı ve sonunda bilgisayar girdi içimize. Bütün çocuklar esir oldu artık. Yıllar sonra benim minik bilyalimin çok üst modeli olan bir bilyaliye binerken hep o çocukluğum geldi aklıma.

O çocuk hiç ölmedi. Yaşım 48 oldu ama ruhumdaki o çocuk hep 11 yaşında.