Demokrasiyi kuracak olan Halk ve temsilcilerdir. Bu yüzden demokrasi doğrudan doğruya halkın yönetimidir. İnsanlar, hangi renkte, hangi inançta, düşüncede, hangi mezhepte ve niyette olurlarsa olsunlar, aklın, bilimin ışığında özgürlükleri yaşamak, haklarını elde etmek zorundadır. Bu bağlamda demokrasi çeşitlilik, çok seslilik, çok renkliliktir.
Demokrasi yaşanılanların içselleştirilmesi, “hazmedilmesidir”. Hazımsızların, “sindirim bozukluğu çekenlerin rejimi” değildir. Sindirimi bozuk olanlar baskıdan anlar; “tepesindeki topuzdan, Demoklesin Kılıcı’ndan ve törensel diktatoryadan” anlar.
Demokrasi bir kültür rejimidir. Haklara, özgürlüklere, insana saygı rejimidir. Beyninde insana saygı, sevgi duymayan politikacıların demokrat olmaları mümkün değildir. Onları “demokratik ölçütlerle sorgulamak” yanlıştır. Başkasının haklarını, özgürlüklerini, çıkarlarını kendi hakları, özgürlükleri, çıkarları gibi görmezler, “iyilik, güzellik ve insani erdemleri” bilmezler.
Arap Baharında olduğu gibi demokrasi “Amerikan çıkarlarına uygun yönetimleri işbaşına getirme” rejimi değildir. Kaddafi’yi, Saddam’ı “diktatör ve katil” ilan ederek, halkına öldürtmek, sonra da “petrollerine, gelir kaynaklarına” el koymak, ülkelerini “iç savaşın içinde bırakarak” mezhepsel çatışmalarla “milyonlarca insanı birbirine boğazlatmak da demokrasi değildir. Demokrasi “Amerika’nın çıkarları” rejimine dönüştürüldü. Birinci Dünya Savaşından sonra Amerika emperyalist-yayılmacı politikalar izledi. İkinci Dünya Savaşından sonra da aynı politikaları sürdürdü, çıkarlarına uygun düşmeyen ülke yönetimlerini “demokrasi” yalanıyla, olmazsa “ihtilaller ve darbelerle”, o da olmazsa “işgal ve savaşlarla” kendi lehine çevirdi.
Türkiye ile yapılan ve değiştirilerek geliştirilen 1945, 1946 Kültür Antlaşmaları sayesinde Türk Milli Eğitiminin başına yerleştirilen Amerikalı komisyonla “her tür Amerikancı politika” uygulandı. Çok partili, çekişmeli, çatışmalı döneme girildi. Atatürk’ün ölümüyle “Kurtuluş’un ve Cumhuriyet’in Kuruluş felsefesinden” uzaklaşıldı.” “Ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmayan Türkiye, Amerikan isteklerine göre hareket etmekle siyasi bağımsızlığını da kaybetti.” Bahanesi Rusya’nın Kars’ı, Ardahan’ı, Artvin’i ve Boğazlarda askeri “üs” kurmak istemesi oldu. Oysa 50’liden sonra Amerika Türkiye’de yüzlerce üs kurdu.
Amerika’nın isteğiyle, “bırakın şu komünist eğitimi” denerek “Köy Enstitülerinin” ipi çektirildi. Atatürk’ün resimleri okul duvarlarından indirildi ve İnönü’nün boy boy resimleri tüm okul, bakanlık ve devlet dairelerine astırıldı, paraların üstüne İnönü’nün resmi konuldu. Köy Enstitüleriyle eğitimde devrim yaratan Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı görevinden alındı. “Gerici, cumhuriyet karşıtı, devrimlere ihanet eden, Amerikancı” Reşat Şemsettin Sirer bakan yapıldı. İnönü, hayatının yanlışı olan Köy Enstitülerinin kapatılma kararını aldırdı. Başbakan ve diğer bakanları da Amerikancı siyasilerden seçerek hükümet oluşturdu.
“Açık oy, gizli tasnif” gibi “saçma” bir yöntemle seçim yapıldı ve çok övündüğümüz ve yere göğe sığdıramadığımız, ayakları boşlukta masal nitelikli bir “demokrasi” getirildi.
İnönü bununla da yetinmedi: 1947’de Amerika’nın “Komünist Ekonomik Model” diye adlandırdığı “Karma Ekonominin” pılanlı kalkınma yöntemine “Amerika istedi” diye son verdi. Sözüm ona özgür(!) dünyanın, “aklından geçeni yap” “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” “kapitalist modeli” getirildi. Yıllar sonra, “pılan mı, pilav mı” düzeysiz tartışmaları yapılarak yeniden “pılanlı kalkınmaya” geçildi. Ancak şimdilerde yine “keyfilik” hüküm sürüyor.
1947’de, Sovyet tehdidine karşı oluşturulan bılokta Amerika Başkanının “mali ve askeri yardım” görüşlerini taşıyan Turuman Doktirini ve meşhur Marşal Yardımıyla, II. Dünya Savaşı “hurdaları” savaş gemileri, savaş uçakları, tanklar, toplar, silahlar ve mühimmat, çok azı hibe olmak kaydıyla, Yunanistan’a ve Türkiye’ye satıldı. Bu araç-gereci Amerika’ya götürmek pahalıya mal olacaktı. Antikomünist ve yayılmacı politikaları-çıkarları gereği “taraflarına” satmak en uygun olandı. Hurdaları onardı, boyadı ve sattı. Tek koşulu vardı: “Sen gemi, uçak, tank, top, silah, mühimmat yapmayacaksın, fabrikalarını kapatacaksın, ben sana vereceğim!”
“Yurt savunması söz konusu olduğunda” Amerika, “NATO silahlarını bir başka NATO ülkesine karşı kullanamazsın” dedi. İşte o zaman(1964) ve (1974 Barış Harekatında) “kendi uçağını kendin yap, kendi tankını kendin yap, kendi savaş gemini, çıkarma gemini kendin yap” demeye başladık ve aradan yarım yüzyıl geçmesine karşın hala yapamadık, üretime geçemedik ve hala bu konular politikanın “malzemesi” oluyor. Yani, Amerika istedi diye kısır çekişmeler(!) yüzünden bir türlü “sanayileşemedik.”
İnönü ve sonrasında izlenen kimi politikalar, Atatürk’e, ilkelerine, cumhuriyete, akılcılığa, devrimciliğe, aydınlanmaya, çağdaşlığa ters düştü. “Gelenekçileri, dincileri, Atatürk düşmanlarını, akla, bilime aykırı düşünenleri” partinin çatısı altına aldıkları gibi, 46’da oluşturulan kadrolarla Atatürkçülüğü bir kenara bıraktılar. Zaman zaman “Reşat Şemsettin Sirer” tipleri partide boy gösterdiği gibi aday da yapıldılar, cumhurbaşkanlığı pazarlıklarına ortak da edildiler./ Atatürkçülük ihtiyaç duyulduğunda anımsanan bir düşünce sistemi değildir.
Bugün Türkiye’nin sosyo-ekonomik koşulları tıravmatik bir yapıdadır. Tarihinde olmadığı kadar borçlu, kozmopolit, kafası karışık ve ahlaki erozyonun içinde. İktidar hala işin ayırtına varamadı. Muhalefet bir türlü derlenip toparlanarak Türk toplumuna umut ışığını yakamadı. Eleştirel aklı hem kendine, hem iktidara, hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullara yöneltemedi. Halkı ikna ederek güven duyulacak “bir örgüt” durumuna gelemedi.
Atatürk bunlar gibi tutarsız düşünüp hareket etseydi, Kurtuluş Savaşını kazanır, Cumhuriyet’i kurar, devrimleri gerçekleştirebilir miydi?
Sevgiyle, esenlikle…