BİR FINDIK HİKAYESİ!

Karadeniz’in olmazsa olmazlarındandır fındık. Sekiz yüz bin ailenin ekmek kapısı, geliri, kazancı, destekçisi. Her ne kadar “orman mahsulü” dese de birileri, iki buçuk milyar dolar üstü bir getiriyle son derece ciddiye alınacak bir ürün. Üç milyonun üstünde bir insan topluluğunu ilgilendiriyorsa, devletin önemli politikalar hazırlaması gereken bir uğraş alanı.

Türkiye, sanayi mi, tarım mı ana politikalarında henüz kararsız gibi görünen bir ülke…

Oysa her ikisi birden olmalı. Ancak, Cumhuriyet ikinci yüzyılına girmesine karşın, ilk yıllardaki sanayileşme çabalarını İkinci Dünya Savaşı ile birlikte terk etti, tamamen bir tarım ülkesi olma kararlılığına büründü. Fakat tarımda da gerekli politikaları geliştirip uygulamaya koyamadı. “Gündelik politikalarla” vaziyeti kurtarmaya çalıştı. Çok geniş toprakları olmasına karşılık ne tahılda-pamukta ne hayvancılıkta ne de üzüm, incir gibi ürünlerde dünya markası olamadıkları gibi madenler konusunda da ancak “cevher” satmakla yetinildi. Üç tarafı denizlerle çevrili, yedi değişik iklim içerisinde olmasına karşılık, ne sebzede-meyvede ne narenciyede ne de zeytin ve zeytin yağında baş vurulan ilk ülke olunamadı.

Çoğu yerde insan gücüne, insan emeğine dayalı yapılan tarım, “iş gücünün, gübrenin, kirecin, ilacın, benzinin, mazotun, elektiriğin, sulamanın” çok pahalı olması yüzünden, maliyet yükselmede, açıklanan “taban fiyatlar” mal oluşun yanında komik kalmaktadır. Fındıkta, buğdayda, çayda üretici harcadığını alamayınca “ekmek kapısı” olan tarıma küsmektedir.

Gelişmiş ülkelerde tarım-kuru-sulu-seralarda, üreticilerle bilim merkezlerinin sürekli diyalog ve iletişimi içerisinde yapılmaktadır. Her vurulan kazma, her hareket eden traktör, her çalışan motor bilime göre işlemektedir. Üretim “geleneksel bilgilerle” değil, tamamen bilimsel bilgilerle yapılmaktadır. Hollanda en tipik örnektir.

Ne kadar insan istihdam edilecek? Ne kadar mühendise, ne kadar teknikere, ne kadar işçiye ihtiyaç duyulacak? Ne kadar üretim yapılacak? Ne kadarı dışsatıma, ne kadarı iç tüketime gidecek? Tümünün yapılan hesaplar devletin politikasını oluşturacaktır. Emek boşa gitmeyecek, ürün heba olmayacak, çöpe, nehre dökülmeyecek, fiyatlar dengede tutulacak, üretici zararla mağdur olmayacaktır. Dış pazarlarda eli güçlenecek ve rekabete yenik düşmeyecektir.

Fındık iklim koşullarına göre kimi yıllar bol, verimli olurken, kimi yıllar da rekolte son derece düşerdi. Ama ücretler, pahalılık hiç düşmez, sürekli artar, maliyet yükselirdi. Fakat taban fiyat bütün ürünlerde olduğu gibi düşük tutulurdu, enflasyon azmasın, yükselmesin diye. Bu amaçla işçiye, memura, köylüye TÜİK’e göre zam yapılır, TÜİK de enflasyon oranlarını son derece düşük tutardı. TÜİK’in görevi “ekonomik gerçeği” yansıtmak değil, iktidarın isteklerini rakamlarla-sepetle oynayarak gerçekleştirmek ve başarılı göstermekti. Bu tip güven vermeyen, üreticinin aklını karıştıran ve küstüren politikalar, tarıma-hayvancılığa zarar vermektedir.

Bugün ithalatla aldığımız sığır, karkas et, buğday, pamuk, nohut, mercimek, fasulye gibi tarım ürünleri yanlış politikalar yüzünden yeterince üretilmemektedir. Yerli üreticiye yapılmayan destek, fiyat politikalarının yetersizliği, rekabet gücünün olmaması yüzünden, dışalımla yabancı ülkelerin çiftçilerine gitmektedir. Hayvanı, ürünleri para etmeyen, maliyetinin altında satılan üretici, işini terk edip başka çalışma alanlarına geçmekte; tarımda, yanlış politikalar yüzünden her geçen yıl binlerce dönüm arazinin atıl durumda kalmasına neden olmaktadır. Ayrıca topraklarımızda yetişen ürünleri milyarlarca dolar ödeyerek dışarıdan getirtmek ülke ekonomisini zor durumda bırakmak, enflasyon ve fahiş fiyat düşmemektedir.

Tüm ihtiyaçları içeriden karşılamak olanağı yok ama olanları ve olacak olanları, yetişenleri dışarıdan getirtmek, beceriksizlik değilse, ahmaklığın ve işini bilmezliğin ta kendisidir. Veya halkını üç-beş ithalatçıya soydurmak, yedirmektir. Onlar da zengin, güçlü, çıkarları için yasa yaptıracak kadar nüfuzlu insanlardır. Karşılıklı çıkar ilişkilerinde ormanlar, topraklar, yeraltı ve yerüstü kaynakları yağmalanır, ülke, halk “düşünülüyormuş gibi” yapılarak soydurulur.

İnsanın, hayvanın nasıl hastalıkları-zararlı böcekleri, mikropları varsa, bitkilerin de böcekleri, mantarları, hastalıkları vardır. Yıllardan beri “baş belası küllenme” bitkilerin yakasından düşmediği gibi arkasından gelen “kahverengi kokarca” ve vampir kelebekleri işin tuzu biberi oldu. Yerel yeşil kokarca ve pervane kelebekler yok olmakla karşı karşıya kaldı. Her ikisi ile yapılan mücadelede yerel bazda hayvan-böcek-kelebek-örümcek yapısını değiştirdi. / Bir sürü ilaç markası piyasayı doldurdu. Doğaya zararlı mı, değil mi? Doğaya ne kadar zarar veriyorlar, bilinmiyor. Salt tarımla-ziraatla uğraşan esnaf, “bilim merkezlerinin önerdiği ilaçları mı” satıyorlar, ya da bu ilaçları bilim insanlarının önerip önermediğini de bilmiyoruz. Yetmişli yıllarda kullandığımız kimi ilaçlar dünyada yasaklanmasına karşın, yalnız Türkiye ve Hindistan da tüketildiğini sonradan öğreniyoruz. Bugün de böyle “doğaya, insana, canlıya zarar veren ilaçların yanlışlığını yaşamayalım istiyoruz.

Halk-fındık üreticisi bir şekilde mücadelesini sürdürüyor. Bu, ne kadar doğrudur? Hiçbir bilim merkezinden bu piyasa ilaçlarının onaylandığını duymadım, görmedim de. Ama kimi bahçelerdeki fındık, böceklerden gördüğü zararla o kadar acılaştı ki, yenmiyor.

Yıllar öncesinden küllenme, 2017’den beri de kahverengi kokarca, milyonlarca insanın ekmeği ile oynuyor ve devlet hala bir çözüm getiremedi. Fiyat politikası zaten yerlerde sürünüyor.

Sevgiyle, esenlikle kalınız…

TURAN BAHADIR bilbatuhan@hotmail.com