Fatih Sultan Mehmet Köprüsü... Adını İstanbul'u fethederek bir çağı kapatıp yeni bir çağ açan o büyük hükümdardan alan bu anıtsal eser, geçtiğimiz günlerde Amerika bayrağını anımsatan kırmızı, beyaz ve mavi renklerle donatıldı. Kimileri bunu sıradan bir teknik tercih veya estetik bir uygulama olarak görebilir. Ancak devlet yönetiminde simgeler asla sıradan değildir; bazen bir renk, bazen bir ışık, sayfalarca diplomatik metinden daha güçlü ve tartışmalı mesajlar iletebilir.
Sorun tam da bu noktada baş gösteriyor. Fatih Sultan Mehmet, yalnızca tarihimizin bir başarı simgesi olmanın ötesinde; bağımsızlığın, egemenliğin ve güçlü devlet iradesinin en somut göstergesidir. Onun adını taşıyan bir köprünün, Türkiye ile uzun yıllardır ciddi güven sorunları yaşayan bir ülkenin renklerine büründürülmesi, toplumun geniş kesimlerinde haklı bir huzursuzluk doğurmuştur.
Çünkü Ankara ile Washington arasındaki ilişki; terör örgütlerine verilen açık destekten Suriye politikalarındaki derin görüş ayrılıklarına, savunma sanayisine yönelik yaptırımlardan Türkiye’nin milyarlarca dolar katkı sunduğu F-35 programından haksız yere dışlanmasına kadar sayısız krizle gölgelenmiştir. Rahip Brunson krizi dönemindeki ekonomik tehditler, Halkbank davasının siyasi bir baskı unsuru olarak yıllardır canlı tutulması ve son dönemde ABD Büyükelçisi’nin Türkiye’nin yönetim anlayışına dair sınırları aşan müdahaleci açıklamaları, diplomatik gelenekleri zedelemiş ve güvensizliği kalıcı hale getirmiştir.
Ancak bütün bu güncel gerilimlerin ötesinde, Türk milletinin ortak belleğine kazınmış, kapanmayan bir yara vardır: 4 Temmuz 2003... Süleymaniye!
Irak'ın Süleymaniye kentinde görev yapan Türk askerlerinin başına Amerika askerleri tarafından çuval geçirilmesi, basit bir askeri operasyonun ötesinde; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin saygınlığına, Türkiye Cumhuriyeti'nin onuruna ve milletimizin özgüvenine vurulmuş bir darbeydi. O gün milyonların yüreğine düşen o ağır öfke, aradan geçen yıllara rağmen tazeliğini koruyor.
Elbette devletler arası ilişkiler görüşme ve anlaşmayı gerektirir. Türkiye, dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda yürütme iradesini sürdürüyor. Ancak diplomasi, ulusal belleği görmezden gelmeyi ya da ulusal onuru yok saymayı beraberinde getiriyor. Devletler yalnızca attıkları imzalarla değil, kullandıkları simgelerle de değerlendiriliyor. Çünkü simgeler, milletlerin vicdanına ve tarihsel derinliğine hitap ediyor.
Boğaz'daki o ışıklar elbet bir gece sönecektir. Fakat Süleymaniye'deki o çuvalın yarattığı burukluk, yaşanan ekonomik baskıların izi ve egemenliğimize dönük her türlü müdahale girişimi, milletin ortak belleğinde yaşamaya devam ediyor.
Türkiye, “Yurtta Barış, Dünya’da Barış”ı önceleyen dostluktan yanadır; ancak dostluğun temel koşulu karşılıklı saygıdır. Ulusal onuru zedeleyen olaylar henüz belleklerde canlıyken, bu gerçekliği yok sayan simgesel tercihler, toplumun vicdanında karşılıksız kalıyor. Unutulmamalıdır ki hiçbir ışık gösterisi, milletin onuruna dair o derin acıyı gizlemeye yetmiyor.