BU ANLAYIŞ SİZE TANIDIK GELİYOR MU?

“Bir olayın Şuyu, vukuundan beterdir” Yani “Bir olayın gerçekte yaşanmasından çok, o olay hakkında çıkan söylentiler, dedikodular ve yaygıın kanaat daha ağır sonuçlar doğurabilir” Bu hukukta kullanılan önemli bir önermedir. Buradan hareketle söylentileri sıralayalım.

İlçe Başkanı seçim çalışması için verilen bağış çekini alıyor. Kampanya bitiyor, seçim geride kalıyor. Sonra ne oluyor? O çek bir bankadan tahsil ediliyor, başka bir bankada kişisel hesaba yatırılıyor. Şimdi sormak gerekiyor: Bu para kimin parası? Adayın mı, partinin mi, yoksa ilçe başkanının mı?

Yüksek Seçim Kurulu üyeliğine yazdırılan ilçe başkanı buradan gelen ücreti “kişisel gelir” hanesine ekliyor. Oysa YSK üyeliği bir kazanç kapısı değil, tarafsızlık yeminiyle yürütülen bir kamu görevi. Peki, kamu adına görev yapan biri, bu görevden elde ettiği geliri örgütüne mi aktarır, yoksa cebine mi koyar?

Özellikle Trabzon mütedeyyin halkın yaşadığı bir bölgedir. Kazanılan bir ilçe kongresi kutlaması meyhanede yapılıyor. Bu kutlama fotoğrafları sosyal medyada yayınlanıyor. Böyle bir durum söz konusu ise partiye yararı mı olur yoksa zararı mı? Düşünmek gerekir. Bu tip yöneticiler umarım çoğunlukta değildir.

Bu anlayış yalnızca parti örgütleriyle de sınırlı değil. Belediye başkanlarının da kayıt dışı paralar aldıkları söylentileri kulağımıza geliyor. Gerekçe olarakta “Belediyenin giderleri için kullanıyoruz” gibi gerekçeler öne sürdükleri dedi koduları söz konusu. Eğer bu söylentilerin binde birinde dahi gerçeklik payı varsa bu hem partimize hem de iktidar yürüyüşümüze büyük zararlar verebilir.

Bu tablo bir “bireysel zaaf” mıdır, yoksa siyasetimizin kanıksadığı bir alışkanlık mı? Çünkü ilçe başkanı, ön seçim sürecinde de tarafsız kalamıyor. Bir aday lehine açıkça pozisyon alıyor. Hakem olması gereken yerde, sahaya iniyor. O zaman ön seçim kimin iradesini yansıtıyor: Üyelerin mi, yoksa ilçe başkanının tercihinin mi?

Parti içi demokrasi, sandık kurulunca başlamaz; sandık kurulmadan önce adaletle başlar. İlçe başkanı adaleti kaybettiği anda, sandık yalnızca bir formaliteye dönüşür. Sonuç önceden bellidir; sadece oy sayılır.

Halkla diyalog sorunu gelince… Eleştiriye tahammülsüz, soruya öfkeli, hesap vermekten kaçan bir yönetici profiliyle karşı karşıyayız. Oysa ilçe başkanlığı da, belediye başkanlığı da talimat dağıtma makamı değil; hesap verme sorumluluğudur. Siyaseti yukarıdan bakanların değil, halkın göz hizasında duranların yapması gerekir.

Bu durumda soruları sormadan geçebilir miyiz?

Bağış parası kişisel hesaba yatırılıyorsa, yarın oy da kişisel mülk sayılır mı?
Kamu yatırımı için ayrılan milyonlar kayıt dışı kullanılıyorsa, yarın kamu vicdanı nasıl korunur? Kamu görevi şahsi kazanca dönüştürülüyorsa, hukuk kime çalışır?
Ön seçimde taraf tutan yönetici, yarın seçim sonucuna saygı duyar mı?

Bu yazı bir kişiyi değil, bir zihniyeti anlatıyor. Ve o zihniyet değişmeden, ne örgütler güçlenir ne de demokrasi. Çünkü siyaseti kirletenler, en çok “bizden” görünürler. Ama en ağır zararı da yine bizim tarafımıza verir.