BU HİKAYEYİ İYİ OKUYUN!

Mübarek Ramazan ayı için bu gece sahura kalkacağız. 11 ayın sultanı bu  mübarek ayda hepimize, herkese her zamankinden daha fazla düşen önemli görevler var. O nedenle sizlerle bugün önemli bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Okuyacağınız hikayeyi çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır ve uzun ama çok şey anlatan bu hikaye hepimize ders olmalıdır!..

 

Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer’i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım.

 

Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince, hayretten şaşakaldım. Çünkü önümdeki benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer’den başkası değildi.

 

Bu dondurucu kış gecesinde merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; “Gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?” Hz. Ömer bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; “Hem sana yürürken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım” diye ilave etti..

 

İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum... Halife Hz. Ömer’de zapt edilmez merakımı anlamıştı. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.

 

Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke Mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. Ömer ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu. Yavaş yavaş neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum..

 

Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi. Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu.

 

Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor, hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer’in selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife’yi tanımıyordu bile. Zaten gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife’nin çalacağını kim düşünebilirdi.

 

Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu “Valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?” Kadın içini çekerek kısaca “İki günden beri açtılar da ondan” diye cevap verdi. Hz. Ömer, “Peki niye önlerine yemek koymuyorsun?” diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi.

 

“Oğlum” dedi Halife Ömer’e “Sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık.

 

Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok.”

 

Hz. Ömer kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle “Valide, şehirde oturan Müslümanların emirine, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?” diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı.

 

“Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın.”

 

 Hz. Ömer kekeleye kekeleye “Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?” dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: “Evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, Müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah’a sonra da onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!..”

 

Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak “Valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife’nin işi bir iki değil ki. Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki”, diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.

 

“Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, Müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor. Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?”

 

Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti:

 

“Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız.”

 

Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle “Valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim” diyerek kapıya doğruldu.

 

Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu.

 

Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; “Aman ey müminlerin emiri!.. Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım.”

 

Hz. Ömer hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi. “Hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum! Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O’nun cezasını paylaşmayacaktır. Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım.”

 

Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile. Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.

 

Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu. Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.

 

Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.

 

Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. “Dilerim ki Yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer’in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer’den çok sen yakışırsın.”

 

Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; “Valideciğim, sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal” dedikten sonra birlikte dışarı çıktı, gün ağarmıştı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı.

 

O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer’i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu.

 

Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi:

 

“Valideciğim!.. İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın” diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve “Artık Ömer’i affediyor O’na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi” diye sözlerini bağladı.

 

Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlayan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife’ye şu son cevabı verdi; “İşte böyle göster adaletini eline bakan bütün Müslümanlara karşı.”

 

Evet sevgili okurlar!..

 

Hz. Ömer’in bu hikayesi hepimiz, herkes için çok önemli.

 

Sessiz bir şekilde mazlumların, garip gurebbanın, yetimlerin, ihtiyaçlı insanların kapısını çalmak, onlara şevkatli ellerini uzatmak, kumanyalarını sessiz bir şekilde vermek, ihtiyaçlarını gidermek  hepimizin boynunun borcudur. O nedenle de mübarek Ramazan ayına girerken yardımlarımızı esirgememenin ne demek olduğunu, Hz. Ömer’in hikayesi en iyi şekilde anlatmaktadır.