Bu Kadar Güçlü Olmak Zorunda mı?

Bazı günler kutlamalarla hatırlanır.
Bazıları ise bir yangının bıraktığı izlerle.

8 Mart’ın hikâyesi aslında bir yangından yükselir.

1857 yılında New York’ta binlerce kadın tekstil işçisi daha iyi çalışma koşulları için greve çıktı. Fabrikanın kapıları üzerlerine kilitlendi. Ardından çıkan yangında yüzlerce kadın hayatını kaybetti.

O gün yalnızca bir fabrika yanmadı.
Bir gerçeğin üzerindeki sessizlik de yandı.

Kadınların emeği vardı.
Çabası vardı.
Hayatı ayakta tutan görünmeyen katkısı vardı.

Ama çoğu zaman adı yoktu.

Yıllar sonra Alman düşünür Clara Zetkin bu hikâyenin unutulmaması gerektiğini söyledi. Kadınların haklarını talep edeceği ortak bir gün olmalıydı.

Ve 8 Mart böyle doğdu.

Bir kutlama günü olarak değil.
Bir hatırlatma olarak.

Aradan yıllar geçti.
Dünya değişti.
Şehirler büyüdü.
Hayat hızlandı.

Ama kadınların hayatındaki görünmeyen denge pek değişmedi.

Kadınlardan yalnızca çalışmaları beklenmiyor.
Hayatı dengede tutmaları bekleniyor.

Güçlü olmaları…
Her şeye yetişmeleri…
Eksik görünmemeleri…

Sanki kimsenin yazmadığı bir sözleşme varmış gibi.

Bu sözleşmeye göre kadın güçlü olacak.
Yorulsa da.
Kırılsa da.
Bazen yalnız kalsa da.

Çünkü çoğu zaman güç bir seçim değildir.
Hayatın öğrettiği bir refleks gibidir.

Düştüğünde yeniden ayağa kalkmak.
Yorulduğunda bile yürümeye devam etmek.
Kırıldığında bile hayatı onarmaya çalışmak.

Kadınların hikâyesi çoğu zaman büyük başlıklarla yazılmaz.
Ama hayatın en temel dengeleri, çoğu zaman onların görünmeyen emeğiyle kurulur.

Belki de 8 Mart bu yüzden yalnızca bir gün değildir.
Bir aynadır.
Toplumların kendine bakması için.

Ve belki de en önemli soru şudur:
Kadınların ne kadar güçlü olduğu değil, neden bu gücü taşımak zorunda kaldıklarıdır.