Bu sorun aslında iki ayrı uç gibi görünen ama aynı zihinsel karanlıkta buluşan iki kafa yapısını anlatıyor. Biri kravatlı, yönetmelikli, “pedagojik hassasiyet” makyajlı; diğeri silahlı, dağdan konuşan, açıkça düşmanlığını ilan eden… Ama sonuç? Aynı yere çıkıyor.
Atatürk’ün resmini karnelerden kaldıran kafa, “tarafsızlık”, “çoğulculuk”, “yeni nesil” gibi süslü lafların arkasına saklanıyor. Sanki Atatürk bu ülkenin kurucusu değilmiş gibi… Sanki bu Cumhuriyet gökten düşmüş gibi… O resim sadece bir portre değil; laikliğin, bağımsızlığın, yurttaş olmanın, kul değil birey olmanın simgesi. Onu karneden silmek, hafızadan silme girişimidir. Sessizdir, sinsidir, bürokratiktir. Ama son derece politiktir.
PKK kafası ise bunun açık versiyonudur. Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i doğrudan hedef alır. Çünkü bilir ki; Atatürk varsa etnik ayrışma tutmaz, mezhepçilik kök salmaz, emperyalizm rahat at koşturamaz. PKK’nın Atatürk düşmanlığı gizli değildir; açıktır, nettir, silahlıdır.
Biri devletin içinden, diğeri devletin dışından saldırır.
Biri “reform” der, diğeri “isyan”.
Biri imza atar, diğeri kurşun sıkar.
Ama ikisinin de ortak noktası şudur: Cumhuriyetle, ulus bilinciyle, laik ve bilimsel eğitimle dertleri vardır. Atatürk’ü karneden kaldıranlar şunu anlamıyor (ya da çok iyi anlayıp özellikle yapıyor):
PKK’nın da, tarikatın da, cemaatin de, emperyalizmin de en büyük korkusu Atatürk’tür. Çünkü Atatürk akıldır, sorgulamadır, bağımsızlıktır. Çünkü Atatürk “biat” değil, “yurttaşlık” demektir.
Bugün Atatürk’ü karneden çıkaran kafa, yarın sınıftan çıkarır. Sonra programdan…Sonra hafızadan…Ve işte o zaman, dağdaki kafa ile masadaki kafa arasında hiçbir fark kalmaz.
Biri ülkeyi bölerek, diğeri unutturarak yok etmek ister.
Ama ikisi de aynı cümlede buluşur: Atatürk’ten kurtulursak her şey kolaylaşır.
Kusura bakmasınlar… Bu ülke defalarca gördü: Atatürk’ü silmeye çalışanların adı değişir, yöntemi değişir; ama Cumhuriyet her seferinde onların üstünden geçer.