CHP'NİN ÖNÜNDEKİ TUZAK: BÖLÜNMEK Mİ, DİRENMEK Mİ?

Türkiye ağır bir ekonomik darboğazdan geçiyor. Emekliler yaşam mücadelesi veriyor, gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor, çiftçi üretim maliyetlerinin altında eziliyor, esnaf ayakta kalmaya çalışıyor. Kamu kurumlarında liyakat tartışmaları büyüyor, hukuk sistemine duyulan güven aşınıyor, toplumun geniş kesimleri ise çıkış yolu arıyor.

Tam bu süreçte milyonlarca yurttaşın gözünde yeni bir umut hattı oluşmuştu. Özgür Özel'in genel başkanlığı, Ekrem İmamoğlu'nun toplumdaki karşılığı ve Mansur Yavaş'ın geniş seçmen kitlelerinden aldığı destek, iktidara alternatif olabilecek yeni bir siyasi enerji yaratmıştı.

Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler bu enerjiyi dağıtmaya yönelik bir sürecin yaşandığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor. Ekrem İmamoğlu hakkındaki yargısal süreçler, muhalefet üzerindeki baskı tartışmaları ve ardından CHP kurultayına ilişkin mutlak butlan kararları... Bütün bunlar bir araya getirildiğinde kamuoyunda şu soru yükseliyor: Türkiye'de hukuk mu işliyor, yoksa siyaset mi şekillendiriliyor?

Sorun yalnızca CHP'nin iç meselesi olarak görülemez. Çünkü mutlak butlan kararının yaratacağı sonuçlar doğrudan Türkiye demokrasisini ilgilendiriyor. Kurultayın yok sayılmasıyla birlikte partinin hukuki statüsü, yönetim yapısı ve geleceği hakkında yeni tartışmalar ortaya çıkıyor. Üstelik Ağustos ayında gündeme gelebilecek altı yıllık süre tartışmaları nedeniyle CHP'nin seçimlere katılım yeterliliği konusunda ortaya atılan iddialar, kaygıları daha da büyütüyor. Türkiye'nin birinci partisinin seçimlere girip giremeyeceğinin tartışılması bile başlı başına demokratik sistem adına düşündürücüdür.

İşte bu noktada gözler Kemal Kılıçdaroğlu'na çevriliyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre 811 delege olağanüstü kurultay talebine destek veriyor. Böyle güçlü bir irade ortadayken yapılması gereken, tartışmaları büyütmekten çok delegelerin hakemliğine başvurmak olmalıdır. Çünkü siyasette meşruiyetin kaynağı mahkeme salonları değil, örgütün ve seçmenin iradesidir.

Bugün CHP tabanında oluşan rahatsızlığın temelinde de bu düşünce yatıyor. Bir tarafta kurultayla seçilmiş bir yönetim, diğer tarafta yargı kararları sonucunda ortaya çıkan yeni bir tablo... Bu durum parti tabanında ciddi bir temsil ve meşruiyet tartışmasına yol açıyor. Asıl sorun Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeniden genel başkan olup olmaması değildir. Esas tartışma, milyonlarca CHP seçmeninin iradesinin hangi yöntemle temsil edileceğidir. Özgür Özel'in önünde tarihsel bir karar bulunuyor. Yeni bir siyasi hareket başlatmak mı? Yoksa CHP çatısı altında mücadeleyi sürdürerek değişim talebini büyütmek mi?

Muhalefetin yakın geçmişte yaşadığı deneyimler gösteriyor ki parçalanmış yapıların iktidar alternatifi oluşturması son derece güçleşiyor. Toplumun beklentisi yeni ayrılıklar görmekten çok ortak hedefler etrafında birleşen güçlü bir muhalefet tablosudur. Çünkü konu yalnızca CHP'nin geleceğiyle sınırlı değildir. Sorun; ekonomik krizin aşılması, hukukun yeniden güç kazanması, liyakatin devlet yönetimine hâkim olması ve gençlerin geleceğe umutla bakabilmesidir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük risk, bir partinin iç tartışmalarından çok daha derindir. Toplumun değişim umudunun yıpranmasıdır. Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey yeni kamplaşmalar üretmek değil, demokratik meşruiyeti güçlü, halkın iradesine dayanan ve milyonlara yeniden güven verebilen bir siyasal merkez oluşturmaktır. Çünkü umut kaybedildiğinde yalnızca bir parti zarar görmez.

Kaybeden, geleceğe dair beklentilerini sandığa taşıyan milyonlar olur.