CUMHURİYET’LE YAŞARKEN!

20. Yüzyılın ilk çeyreğinde dünyayı yağmalamaya kalkanlar, Osmanlı’yı bölüşenler, paylaşanlar, bir şehre hapsedenler bu milleti tanımadılar. Bu millet, Mustafa Kemal’le topraklarını geri alarak yeniden bir ülke kazandı, üzerinde bağımsız ve özgür bir devlet kurdu. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti özellikleriyle komşularına ışıdı, yollarını aydınlattı. 

“En büyük eserim” dediği ve gençliğe emanet ettiği cumhuriyete inanmak, sahip çıkmak, Nutuk’tan düşüncelerini, ilke ve devrimlerini paylaşmak Atatürkçü olmaktır. Sorunları akılla, bilimle çözmek Atatürkçü olmaktır. Hak ve özgürlüklerden yana olmak, bağımsızlığı baş tacı etmek, çağdaş yaşayışa, aydınlanmaya katılmak, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun çalışmalarını izlemek, ilke edinmek Atatürkçü olmaktır… Dil Devrimi karşısında olanların konuştukları Türkçenin güzelliğine baktığınızda, Türkçenin gücünü anlarsınız. 

Kutlamalarda iktidardan hiçbir beklentim yok. Milliyetçi-Atatürkçü olduğunu söyleyen ortağından da. “Ne mutlu Türküm diyene” sözü, “Andımız”, devlet kurum ve kuruluşlarının adının önünden “T.C” kaldırılırken, halkının çıkarları söz konusu olduğunda, uğradığı haksızlıklar, adaletsizlikler ve Türkçeye yapılan düşmanlıklar karşısında susanlardan, üniversite gençliğinin barınma sorunun çözemeyenlerden, tarikat, cemaat ve vakıflara muhtaç edenlerden “yerli, mili ve milliyetçi” olmaz. Mustafa Kemal sussaydı, siyaset kurumunu zorlamasaydı, Samsun’a çıkmasaydı, Kuvayı Milliye oluşmasaydı, bu millet kurtuluşa inanmasaydı, ordu kurulmasaydı, Amasya, Erzurum, Sivas Kongreleri yapılmasaydı, tüm bunlar başarılır mıydı? Atatürkçülük tüm bu başarılarla Mondros’u, Sevr’i hükümsüz kılmaktır; emperyalistlerin karşısında adam gibi durmaktır.

İktidar, ulusal kurtuluşun ve cumhuriyetin kilit noktalarını belirleyen ve “bayram” yapılan günlerini hiçbir zaman “layıkıyla” kutlamadı. Kurtuluş taşlarının döşenmeye başladığı 19 Mayıs 1919’u, egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredildiği 23 Nisan 1920’yi, , Cumhuriyet’in kurulduğu 29 Ekim 1923’ü unutturmak için öğrencileri, askerleri, devlet dairelerini ve halkı yirmi iki yıldır meydanlara sokmadı, yeniden var oluşun coşkusuna ortak etmedi. Öyle ya, esaretten kurtulduk, bağımsızlığa, özgürlüğe kavuştuk, onurlu ve gururlu bir millet olarak insanlık ailesi içindeki yerimizi aldık. Sevinç, sevinmek, duyduğumuz mutluluğu haykırmak hakkımız değil miydi? Cumhuriyetin uzağında duran bu iktidardan ne kadar “kutlama” beklenir?

İktidar Cumhuriyete, Atatürk’e, İktidar devrimlere, bağımsızlığa, özgürlüğe, iktidar bireyciliğe karşı duran bir anlayışa sahip. İnsan haklarını “kadın hakları gören” ve çağının çok ötelerine uzanan bir görüşle baş tacı edilen kadının karşısında yer alan, okumasını, yetişmesini, bir meslek sahibi olmasını, çalışmasını, topluma karışmasını istemeyen bir yapıda iktidar. Kadının öldürülmesini, şiddet görüp aşağılanmasını engelleyen önlemleri almayan, İstanbul Sözleşmesini kaldıran bir iktidar, kadını değerli görür mü? Kadının “eve kapatılmasını arzulayan”, ümmetçiliğe gönüllü bir iktidar halkın egemenliği ile cumhuriyeti içselleştirebilir mi?  Cumhuriyetle gelen kazanımları, değerleri, aklı, bilimi, çağdaşlığı uygulayabilir mi? Atatürk’ü anımsatan ve kurduğu ne kadar fabrika, banka, kurum ve kuruluş varsa özelleştirme adı altında satanlar; okulu, sıtadı yıkıp “Millet Bahçesi” ve ev yapan bir iktidar cumhuriyeti sevebilir mi? Sözüm ona Türkiye’yi yeniden kuruyorlarmış gibi “yollar, köprüler, tüneller, Şehir Hastaneleri, barajlar” inşa ettiler, hazineyi müteahhitlere bire on fiyatlarla 20-40 yıllığına avro-dolar cinsinden haraca bağladılar, milletin geleceğini sattılar. Bunlar Cumhuriyet’i benimseyebilir mi?

İslam dünyasında hala kırallıklar, hala emirlikler saltanatı, hala halkın kırallara ve emirlere kulluğu hüküm sürüyor. Onlara rağmen Türkiye, monarşinin zincirlerini kırıp halkın kayıtsız şartsız egemenliğini getiren tek ülke oldu. Batı, İslam dünyasında “Arap Baharı” ile tüm uyanışmaları, demokrasi adına silindir gibi ezdi geçti, her ülkede kan bıraktı, ölüm bıraktı, iç savaş bıraktı.

Bayram günlerinde halk işine, gücüne gitmez, en güzel, en temiz elbiselerini giyer, sokakları doldurur, törenlere büyük bir coşkuyla renk katardı. Davullar, zurnalar, kemençeler çalar kadınlı erkekli horonlar kurulurdu. Günün anlamını açıklayan konuşmalar yapılır, çekilen yokluklar, yoksulluklar, kıtlıklar, yaşanan acılar anlatılır, şiirler okunurdu. İnsanların yüzleri güler, çocukların mutluluk çığlıkları meydanları, sokakları, caddeleri doldururdu. Belediye hoparlöründen şarkılar, türküler çalınırdı. Bu coşkudan halkını yoksun bırakan bir iktidardan Cumhuriyet kutlamaları beklenir mi? Yaparsa, o da dünyaya karşı utancından olacaktır.

Anmalara, kutlamalara ya hastalık ya da yurt dışı bahaneleriyle katılmazlardı. Bu ülkenin siyasi partileri var, tümü de Cumhuriyetin ürünüdürler. Liderleri var, tümü de “cumhuriyet çocuğu”… Hangi sularda yüzüyor, hangi parklarda oynuyorlar? Bir türlü Cumhuriyetin sahasına gelemediler. Karanlıktan aydınlığa bir türlü çıkamadılar. Cumhuriyeti besleyip zenginleştiremediler; cumhuriyet tutkusunu yaşam tarzına dönüştüremediler.

Bu ülkenin sivil toplum kuruluşları, gazeteleri, şiştikçe şişen, büyüdükçe büyüyen holdingleri, şirketleri, bankaları var. Hiçbirinden bir ses, bir renk yok. Doğru ya, bankalar, holdingler satıldı. Onlar “yerli ve milli değil.” Kutlamalara ne diye katılacaklar Osmanlı Bankası gibi mi?

Adı “milli” diye başlayan bakanlıkları var bu ülkenin. Devasa kurum ve kuruluşları… Sanayi ve Ticaret odaları, TÜSİAD ve MÜSİAD gibi yapıları, İstanbul Borsası gibi değerli kağıt, maden ve paraların alınıp satıldığı yerleri… Hepsi de cumhuriyette doğdu. Göreceğiz vefalarını. 

Bunları yazarken “Çin’in” 70. Yıl kutlamaları gitmiyor gözümün önünden. İlgilenen meraklılar Yutup’tan izleyebilirler. Ülke, millet, devlet sevgisi biraz da kutlamalarda yaşanan coşku ile kendini gösterir. Çin, hazırlıklarını, kutlamalarını bir başyapıt gibi film dünyasına kazandırdı. İnsanlık hayranlıkla Çin’in başarılarını, geldiği noktayı seyretti, seyrediyor da. Zaten Olimpiyatlardaki görsellik Çin’in başarısını sergiliyordu. Türkiye’nin kutlamaları bir “olimpiyat açılışı” gibi görkemli bir şölene dönüşmeli. Bu topraklar üzerinde yaşayan, “bu cumhuriyet benim” diyebilen herkesin, rengi, dili, inancı ne olursa olsun, bu şölene katılması gerekir.

100. Yıl kutlamaları ülke sınırları içerisinde tüm coşkuyla sürerken, Büyük Elçiliklerde ve konsolosluklarda da aynı güzellikler ay ve yıldız gibi parlamalı, Türk halkı ve Türkiye sevdalıları cumhuriyetle onurlanmalı, gurur duymalı, yaşadıkları bu sevinci iliklerine varana dek tüm hücrelerinde hissetmelidir. Ne Mutlu Türküm Diyene!

Nice yüzyıllara Türkiye’m!