Birinci Dünya Savaşı’nın dumanı henüz Karadeniz’in üstünden çekilmemişken, memleket yokluğun ve derin bir moralsizliğin pençesinde kıvranıyordu. Tam da aklı başında her ferdin karamsarlık kuyusunda boğulduğu o zifiri günlerde, Trabzon’un eli kalem tutan, felsefeden anlayan, cemiyet görmüş münevverleri tarihin en zarif başkaldırısına imza atarak Dangalaklar Kulübü’nü kurdular.
Adının hoyratlığı kimseyi yanıltmasın; o çatının altındakiler devrin en parlak zekâları, bürokratları ve edipleriydi. Maksatları basitti ama bir o kadar hayatiydi: Toplumu saran kahredici moralsizlik ve keder atmosferini zekice bir hicivle, felsefi bir alayla ve kolektif kahkahayla dağıtmak. Akılların yetmediği bir felaketi ancak zekânın deliliğiyle göğüsleyebilirlerdi; nitekim o günün belgeleri, bu nev-i şahsına münhasır "dangalaklığın" ahaliye nasıl bir can suyu olduğunu açıkça fısıldar.
Peki ya bugün? O günleri aratmayan bir kolektif tükenmişliğin ve motivasyonsuzluğun tam ortasındayız. Fakat ortalıkta ne o incelikte bir felsefe var ne de yüzümüzü güldürecek bir nükte. Siyaset sahnesinde her akşam parmak sallayan, asık suratlı ve kendisini cihanın merkezinde sanan ciddiyet abidelerini izliyoruz. İnsan ruhunun kadim şifaları olan sanat, edebiyat ve musiki çoktan lüks sayılıp kapı dışarı edildi. Oysa Farabi felsefeyi sesle yoğurur, Osmanlı şifahanelerinde akıl hastalarını ve hüznü ney taksimleriyle tedavi ederlerdi; saray dalkavukları bile hiç değilse vezinle konuşur, keselerini doldururken ardında bir hiciv bırakırdı. Şimdi ise ne ruhu onaran bir hicivli konuşmaya tahammül var ne de gerçeğin ağırlığını hafifletecek bir tebessüme; geriye sadece hamaset ve bitimsiz bir gerilim kalıyor.
Açık konuşalım: Biz o günün dangalakları kadar bile olamadık. Onlar memleket yangın yeriyken acının karşısına mizahın, zekânın ve sanatın kalkanını koyacak kadar cesurdu; biz ise kaskatı kesilmiş bir ciddiyetin altında ezilip somurtmayı marifet sayıyoruz. Eğer siyasetin vaat ettiği tek şey tükenmişlikse, o hâlde acilen yeni bir Dangalaklar Cemiyeti kurmanın tam vaktidir. Zira aklı başında olanların sadece şikâyet ettiği ve sanatın unutturulduğu bir çağda, toplumu ancak kendi "dangalaklığından" gocunmayan sahici münevverlerin kahkahası uyandırabilir.