Bazen bir insanın kaderini doğduğu şehir yazar.
Ve bazen o şehir, yazdığı kaderin hakkını veremez.
Hikmet Aksoy…
Eğer bu topraklarda değil de başka bir coğrafyada doğmuş olsaydı, bugün belki de adı sadece bir köşe yazarı olarak değil, uluslararası bir fikir insanı olarak anılacaktı. Yazıları sınırları aşacak, kitapları farklı dillere çevrilecek, düşünceleri Avrupa’nın kültür merkezlerinde tartışılacaktı.
Ama olmadı.
Çünkü bu topraklar, kendi değerini çoğu zaman uzaktan alkışlamayı sever; yakındakini ise görmezden gelir.
Galata’da, Avrupa’nın birçok şehrinde fikir insanlarına gösterilen o özen…
Eserlerine verilen kıymet…
İsimlerinin yaşatıldığı kütüphaneler, kültür merkezleri…
Hepsi birer medeniyet göstergesi.
Bizde ise durum çoğu zaman farklıdır.
Yanımızda yürüyen değeri fark etmeyiz.
Kalemi güçlü olanı değil, sesi yüksek olanı duyarız.
Hikmet Aksoy’un yaşadığı tam da budur.
Oysa o, bu şehrin hafızasına yazı yazan bir isimdir.
Sadece kelimeler üretmedi; şehrin vicdanına dokundu, toplumun nabzını tuttu, olanı biteni cesurca söyledi.
Ve şimdi sorulması gereken soru şudur:
Trabzon, kendi değerine sahip çıkacak mı?
Vakfıkebir…
Doğduğu, büyüdüğü, bu toprağa kök saldığı yer…
Orada bir kültür merkezi onun adını taşımayacaksa,
Bu şehir kimin adını yaşatacak?
Bu bir vefa meselesidir.
Bu bir hafıza meselesidir.
Bu, bir şehrin kendine duyduğu saygının meselesidir.
Çünkü şehirler, sadece binalarla değil;
İsimlerle, hatıralarla ve değer verdiği insanlarla büyür.
Bugün hâlâ geç değil.
Bir tabela asmak değildir mesele.
Bir ismi yaşatmak da değildir sadece.
Asıl mesele şudur:
Bu şehir, kendi kalemine sahip çıkabilecek mi?
Eğer çıkamazsa…
Yarın bir gün yine aynı cümleyi kurarız:
“Başka yerde doğsaydı, çok daha büyük olurdu.”
Ama o gün geldiğinde, kaybeden sadece Hikmet Aksoy değil…
Trabzon’un kendisi olur.