DİNLEYEN YOK

İnsan sosyal hayattan uzaklaşarak yalnızlaştığında, aynı oranda yaşamaktan uzaklaştığı, yaşamın monotonlaştığı ve hayatının da bir anlamda anlamsızlaştığı söylenir. Bu bilgiden haberdar olan emekliler, mutlaka daha önce emekli olanlardan önemli bilgiler ve tavsiyeler almışlardır.

Çünkü yaşanmışlıklardan ders almış insanların tecrübe, görüş ve öngörüleri değerlidir. Bir şeylerle uğraşmanın, evde durmamanın ve hayatın içinde olmanın gerekliliği sanırım ortak tavsiyeleriydi.

Kurallarla belirlenmiş disiplinli bir iş ortamından, kısmen kurallı, hatta kuralsız bir hayatın içine girince alışmanın zor olduğu aşikâr. Oysa yaşamı kolaylaştıran kuralların olması ve bunlara uyulması gereklidir. Ancak ülkemiz bu konuda gelişmiş ülkelerin çok gerisindedir.

Bir gezgin, Avrupa şehrindeki bir programında, “Şimdi medeniyet sınavı yapacağım” diyerek yaya geçidine doğru hareketlendiğinde trafik aniden durur. “Sınavı geçtiler, İstanbul’da olsam ezilmiştim” diyerek özeleştirisini de yapar.

Bizde de yaya kaldırımında araçların durması pratiğinde son yıllarda gelişme olduğunu görsek de henüz yeterli seviyeye ulaşmamış olması düşündürücüdür.

Kuralların olduğu ve uygulandığı toplumlarda insanlar birbirlerinin haklarına daha fazla saygı gösterir. Kurallara uyanlar ise uymayanlar yüzünden çoğu zaman mağduriyet yaşarlar.

Sosyal hayatta ilişkiler, çoğu zaman yazılı olmayan kurallarla da belirlenir. Görgü, bu kuralları aile ve toplum içinde öğrenmek ve alışkanlık hâline getirmektir. Nezaket ve zarafet ise insan ilişkilerinde saygıyı, hoşgörüyü ve inceliği yaşatmaktır.

Terbiyeli, nazik, kibar ve zarif olmak zor değildir ve sosyal statüye göre değişen bir özellik de değildir. Her insanın, her çevrede taşıması gereken bir özelliktir. Bunun yolu da empati yapmaktan ve saygılı davranmaktan geçer.

Karşımızdakilerle nasıl konuşulacağını bilmek, sağlıklı bir ilişkinin temelidir. Tanımadıklarımıza “Siz” diye hitap etmeli, “Sen” diyebilmek için arada samimiyet bulunmalıdır.

Kadınların yaşı sorulmaz, “Kilo almışsınız.” denilmez, “Kaç çocuğunuz var?” diye sorulmaz. Konuşmada “oğlum, ulan, bu” gibi hitaplar da tercih edilmemelidir.

Muhatabın fikrine katılmadığınızda “Hayır, öyle değil, yanlış söylüyorsunuz” demek yerine, “Ben aynı kanaatte değilim, ben daha farklı düşünüyorum” demek daha nazik değil midir?

Günümüzün en önemli eksikliklerinden biri de sanırım “konuşma hastalığı” veya “dinleme isteksizliği.” İsterseniz çevrenize bakın; konuşan çok, dinleyen neredeyse hiç yok.

Dinleyen de dinler gibi yapıyor ama aslında “Sıra bana gelse de ben de konuşsam” modunda.

Oysa diyalog, yani karşılıklı konuşmanın çok önemli kazanımları var; öğrenmek, değer vermek, saygı duymak, paylaşmak gibi…

Dinlemek denilince en güzel örneklerden biri, Atatürk’ün 1930 yılında Turhal’da köylüyü dinlerken çekilmiş fotoğrafıdır. Akıldan çıkarılmamalı, adeta gözümüzün önünde sürekli durmalıdır.

Dinlemeyen insanların sizinle tokalaşırken başka tarafa bakması da ayrı bir nezaketsizliktir. Bırakın o elleri havadaki insanın yüzüne bakmayı öğrensinler.

Konuşma hastalığının özellikle siyasilerde daha belirgin olduğunu çoğunlukla yaşayarak görüyoruz. Hâlbuki iyi bir siyasetçi kürsüde elbette konuşur ve kendisini dinletir; ancak kürsünün dışında yurttaşı dinlemeyi tercih etmelidir. Çok konuşarak ne kadar bilgili olduğunu gösterme çabası sığdır, doğru değil ve iticidir.

Özellikle siyasi parti örgüt başkanları (il, ilçe, belde), yönetim toplantılarında veya halk buluşmalarında konuşmaktan çok dinlemelidirler.

Örgüt başkanlarının bu hastalığı veya egosu yüzünden yönetim içinden başka adayların çıkmasının da önü kapanabilmektedir. Aday çıkmaması, demokratik yarışın zayıflamasına ve yeni siyasetçilerin yetişmesinin önünün kapanmasına da neden olmaktadır.

İsterseniz bakın çevrenize; hep aynı insanlar siyaset sahnesindeler. Oysa siyasetin gelişmesi, yeni insanların, yeni fikirlerin aktif katkı koymalarıyla mümkündür.

Yazımı okuyan bir örgüt başkanı varsa; az konuşun, çok dinleyin. Ama gerçekten dinleyin, “mış gibi” yaparak değil.

Karşılıklı konuşmada kısa, öz, anlaşılabilir ve açık ifadeler kullanılmalı; bilgiçlik taslayıp ukalalık yapılmamalıdır. “Her şeyi ben biliyorum.” havasıyla büyük laflar edilmemeli; atalarımızın dediği “Büyük lokma yut, büyük laf etme” sözü unutulmamalıdır.

Zira “Her şeyi biliyorum.” diyen, çoğu zaman hiçbir şey bilmediğinin farkında değildir. Ne yazık ki, o kadar da çoklar.

Empati duyan, saygıyı yaşam biçimine yansıtan, sevgiyi karşılıksız veren insanların, aslında farkında olmadan bu kurallara da uyduğunu görürüz.

Nobran, saygısız ve kibirli insanların ise kurallara bırakın uymayı, uyanları bile rahatsız ettiğine çoğunlukla rastlarız.

Yazıyı buraya kadar okuduysanız, karşınızdakini dinlemeye, ama gerçekten dinlemeye zaman ayırın.

Olur mu?