Çok uzun yıllara dayanan ve acı, tatlı tecrübelerle elde edilen yararlı ve kullanışlı bir nevi hayati öneme haiz o kadar çok kazanım bilerek yok edildi ki, hangisini yazalım. Bunlardan birisi, Askeri Hastanelerin anlamsızca kapatılması ve askeri tabipliğin kaldırılmasıdır.
Bu yüzden şehit olanların veya sakat kalanların vebalı ve günahı büyüktür. Öyle; yanıldık, kandırıldık, aldatıldık sözleriyle bu günahlardan arınmanın imkânı yoktur.
Kazanımlar öyle birdenbire olmuyor. Bazıları için yüzyıllar öncesine gitmek lazım.
17’nci ve 18’inci Yüzyıllar Osmanlı Devletinin değişim çabalarına sahne olmuştu. Her alanda batıyı yakalama çabaları sürerken sağlık alanında da önemli gelişmelerin olması kaçınılmazdı.
Osmanlı Ordusunda sağlık hizmetleri barış zamanında kimin sorumluluğundaysa seferde de onun denetimi altındaydı. Yeniçeri Ordusunun her ocağının bir ordu hekimi vardı. Ayrıca kırık çıkıkçılar da orduda hizmet ediyorlardı.
Osmanlının çekirdeğini oluşturan Kayı boyu ve temelini oluşturan Türkmenlerin hayvan kültürünün Orta Asya’dan Anadolu’ya getirilmesine bağlı olarak sağlık hizmetlerinde veterinerlik hizmetini de zorunlu kılıyordu.
19’uncu yüzyılda artık hekimliğimiz iyice batıya yönelir. 1826 yılındaki askeri reformdan sonra Sultan 2. Mahmut birçok askeri hastane yaptırmış ve batı tarzı kurumlaşma sağlanmıştı. Reformun devamı olarak 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda ‘’Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’’ ismiyle batılı anlamda ilk tıp eğitimini verecek okul kurulmuştur.
Gelişmiş devletlerin Silahlı Kuvvetleri; genel hekimlik, mesleki hekimlik ve askeri hekimliğin kombine eğitimi dışında, askeri hekimlerini alt dallarda da eğitmektedirler. Yani askeri tabip uygulaması bize özgü olmadığı gibi tüm dünya ordularında da mevcut bir sistemdir.
Savaşın eksik olmadığı adeta 3’üncü Dünya Savaşına sürüklendiğimiz bir dönemde ve zor bir coğrafyada yaşamamız, askeri tabipliğin olması için yeterli bir sebep değil mi? Bu eksik yani askeri tabip boşluğunu sivil doktor görevlendirmeleriyle geçiştirmemiz söz konusu olamaz, bedeli ağır olur, kanlarımızla öderiz.
Çanakkale Savaşında cephede savaşanlar kadar gerideki askeri doktor ve hemşireler de çaba sarf etmişlerdir. O günler sanki hiç yaşanmamış gibi böyle büyük bir hata kabul edilebilir bir durum değildir. Cephede en lazım olanlardan birisi de malumunuz morfindi. Hipokrat yeminine bağlı yurtsever Doktorlar kendi çocuğuna bile iltimas göstermemişti. ‘’Vatan sevgisi, ruhları kurtaran en kuvvetli rüzgârdır’’ diyen Mustafa Kemal gibi düşünmüşler demek ki…
Askerliğin felsefesini anlamamış, vatan sevgisini kalbinin derinliklerinde sızım sızım hissetmemiş insanlara, ölümü göze alan insanlardaki ruh halini anlatamazsınız. Bu sebepten, tabip askerlikle bütünleşirse görevi yerine getirmede azami faydayı sağlar.
Olumsuz örnekleri çoktur, helikopteri hiç görmemiş doktoru zor bindirirsiniz veya biner bayılır.(yakın zamanda yaşanmıştır.)
Askeri üniformayı giyip o psikolojiyi içselleştirebilmeli, hiyerarşiyi bilmeli ve modern silah yaralanmaları yani harp cerrahisi konusunda bilgi sahibi olmalıdır ki bu konuda en eğitimli doktorlar GATA’da yetişen doktorlardı.
Nasıl bir tehlike oluşturabileceği son günlerdeki olaylarda çok açık görüldü. Yaralı bir askeri veya hastalanmış bir askeri her sağlıkçıya emanet edemezsiniz. İnanılmaz sosyal medya paylaşımlarında bu durumun vahameti ve ciddiyeti turnusol kâğıdı tutulmuşçasına görüldü.
Bandırma Vapurunda Çanakkale Savaşına katılmış Tabip Yüzbaşı Behçet Ali Feyzioğlu, Tabip Albay İbrahim Tali ve Tabip Binbaşı Refik Saydam’da vardı. 2020 Salgın döneminde yokluğunu çok hissettiğimiz yerli ve milli aşı üreten (BCG, kuduz, çiçek, tifüs, serum gibi) ve ihraç eden Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü de Refik Saydam 1928 yılında kurmuştu. 2011’de 663 sayılı KHK ile kapatılan ve ülkemizin yıllarca aşı ihtiyacını karşılamış olan kurum gerekli donanım sağlanarak tekrar açılmalıdır.
Devlette bir karar alırken kılı kırk yarmalı ki bedelini yurttaş ödemesin, fayda ve mahzurlar değerlendirilmeli ve ona göre davranılmalıdır. Ben yaptım oldu derseniz, bedel kanla ödenir ki yazık ve günah olur. Vicdanlar ki, varsa derin yara alır, hesap bir şekilde dünyada veya ruz-i mahşer ’de kesilir.
Padişahın düşmana teslim olduğu günlerde Mustafa Kemal’e inanıp, güvenerek Kuvay-i Milliye ateşini yakan Tıbbiyeli Hikmet’i (Boran) ve Tabip İbrahim Daniş efendiyi de anarak, askeri tabiplerin ve askeri sağlık çalışanlarının bir an önce yeniden görev almaları sağlanmalı ve devlet yönetiminde yap-boz veya boz-yap oyununa son verilmelidir.
Karar verme iradesine etki edenler yani tabiri caizse karargâh çalışmasını deruhte eden kurmay heyeti, liyakat sahibi, siyasi saikle hareket etmeyen ve devlet aklına haiz yöneticilerden oluşmalı ki, karar verici doğru, güvenilir ve inanılır bilgi sahibi olarak karar verebilsin.
Son eylemler bile bu zorunluluğun bir an önce yani yarın değil bugün uygulanmasını gerektirmektedir. Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) derhal, yarından tezi yok hizmete girmelidir.
Geciktirenler, ihmal edenler olan ve olabilecek suçlara ortak olacaktır.