Hayat bazen bize en büyük derslerini, en beklemediğimiz anlarda verir.
O an bunu göremeyiz.
Canımız yanar.
Kırılırız.
Haksızlığa uğradığımızı düşünürüz.
Ve içimizden hep aynı soru geçer:
“Neden?”
Oysa zaman acele etmez.
Bazı cevaplar, yalnızca yürümeye devam edenlere görünür.
Yıllar içinde şunu öğrendim:
Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize bir şey öğretmek için girer.
Bazı kapılar kapanır.
Çünkü artık orada büyüyemeyiz.
En çok da emek verdiğimiz yerlerde inciniriz.
Çünkü emek yalnızca harcanan zaman değildir.
İnandığımızdır.
Güvendiğimizdir.
Sessizce kurduğumuz hayallerdir.
İşte bu yüzden emek karşılığını bulmadığında yalnızca yapılan iş eksilmez.
İnsana duyulan güven de biraz yorulur.
Ama sonra hayat, insana çok sade bir gerçeği öğretir.
İnsan, başkasının davranışlarıyla değil; kendi duruşuyla hatırlanır.
Bir başkasının emeğini küçümsemek…
Saygıyı unutmak…
Gerçeğin yerine gölge düşürmeye çalışmak…
Bunların hiçbiri karşı tarafı küçültmez.
İnsanın yalnızca kendi yükünü ağırlaştırır.
Mevlânâ’nın söylediği gibi:
“Bizi bilen bilir, bilmeyen de kendisi gibi bilir.”
Ne kadar derin bir söz…
Çünkü insan, çoğu zaman karşısındakini değil, kendi iç dünyasını anlatır.
Geriye dönüp bakıldığında öfke değil, sakinlik kalıyorsa…
İnsan doğru yerden yürümeye başlamış demektir.
Çünkü bazı kayıplar, insanın kendini yeniden bulduğu yerdir.
Verilen hiçbir emek boşa gitmez.
Çünkü emek, onu hak eden insanlarda kalmasa bile, onu veren insanın karakterinde yaşamaya devam eder.
Hayatın en sessiz ama en şaşmaz adaletlerinden biri de budur.
İnsan, başkasına yaptığı her şeyden önce kendi vicdanında iz bırakır.
Çünkü bazen insanı ileriye taşıyan şey, yanında taşıdıkları değil; geride bırakabildikleridir.
Belki de hayatın olgunluğu, her kapıyı açık tutmak değildir.
Vakti geldiğinde, ardında öfke bırakmadan bir kapıyı kapatabilmektir.
Çünkü insan bazen kaybettiğini sandığı yerde değil;
kendine biraz daha yaklaştığı yerde büyür.