Bir ülkeden diğerine uzanan dostluklar, haritaların çizdiği kalın çizgileri görünmez kılar. Haritalar sınırlar çizer, ama insan kalbi o çizgilere itaat etmez. Bir sofrada paylaşılan ekmek, başka bir dilde söylenen türkü, yabancı bir şehirde omuza dokunan bir el, aslında kimsenin birbirine yabancı olmadığını hatırlatır. İnsanın insanla kaynaşması milliyetlerin sert kabuğunu çatlatır. Çünkü sıradan insanların hikâyesi her yerde aynıdır. Geçim derdi, çocukların geleceği ve bir sofranın etrafında huzurlu bir akşam arzusu.
Zaman zaman Yunanistan’a giderim. Bu seyahatlerin birinde, Selanik yakınlarındaki Veria’da yaşayan, benden yaşça büyük biriyle tanıştım. Dedesi, Birinci Dünya Savaşı sonrası mübadeleyle Tokat’tan göç etmiş. Türkçeyi dedesinden öğrenmiş; kelimeleri biraz eski, biraz yorgun ama hâlâ canlıydı. O Türkiye’ye gelir, ben Yunanistan’a giderim. Zamanla dost olduk. Birbirimizin evinde misafir olduk. Aynı masada oturduk, aynı şeylere güldük, üzüldük. Zorba filmini hatırladık. O sirtaki oynadı, ben harmandalı zeybeği. İkisinin coşkusu da. Bir akşam, uzun bir sohbetin ortasında sustu. Sonra bana döndü ve şöyle dedi: “Adem, Türkiye ile Yunanistan savaşsa ve biz cephede karşı karşıya gelsek; ben sana nasıl kurşun atarım?”
Bu soru bir cümleden fazlasıydı. Tarihin binlerce yıllık gürültüsünü bir anda susturan bir soruydu. İnsanlar birbirini tanıdığında, savaşın anlamı çözülmeye başlar. Düşünsenize… Askere gidiyorsunuz ve bir savaş çıkıyor. Karşı cephede hiç tanımadığınız insanlar var. Size onların düşman olduğu söyleniyor. Oysa onlar da sizin gibi evlerinden koparılmış, sizin gibi korkuları olan, sizin gibi hayatta kalmak isteyen insanlar. Onlar da “vatan”, “millet” ve “bayrak” gibi kutsallar adına cepheye sürülmüş. Onlar ölürse şehit, sağ kalırlarsa kahraman olacaklar. Tıpkı sizin gibi. Bu noktadaki sarsıcı soru şudur: Eğer her iki taraf da aynı kutsallar için ölüyorsa, o zaman kim gerçekten kazanır? Tarih kitapları orduların zaferleriyle doludur. Ama o zaferlerin satır aralarında, isimleri yazılmayan milyonlarca insanın yarım kalmış hayatı vardır. Savaşların gerekçeleri değişir; bir sınır, bir taht, bir inanç, bir kaynak… Ama değişmeyen tek şey, insan hayatının iktidarların sürekliliği uğruna harcanabilmesidir.
Her çağ, kendi savaşını meşrulaştıracak kelimeler üretir. Bir çağ “onur” der, bir başkası “vatan”, bir diğeri “güvenlik”. Bu kelimelerin anlamları farklı olsa da gerekçeleri aynılaşır ve söylem sertleşir. Ama toprağa düşen insan bedeninin ağırlığı, cephenin hangi tarafında olursa olsun değişmez. Tarih, aynı zamanda unutmanın başka biçimidir. Bir zamanlar dünyaya hükmeden imparatorluklar vardı. Ordular yürüttüler, şehirler fethettiler, sınırlar çizdiler. Kendilerini sonsuz sandılar. Ama bugün onların hiçbiri yok. Tahtları dağıldı, sarayları harabeye dönüştü, sınırları haritalardan silindi. Peki o imparatorluklar adına kılıç sallayan, ok atan, can veren askerler ne için savaştı? Bugün adlarını bile bilmediğimiz hükümdarların iktidarları ve ihtişamları uğrunda onlardan geriye sadece rüzgârın aşındırdığı (varsa) mezar taşları ve toprağın sakladığı kemikleri kaldı. Savaş, insanı yabancılaştırıp düşmanlaştırmakla başlar. Çünkü yabancılaştırdığınız anda yüzünü silersiniz. Artık onun bir çocukluğu, bir annesi, bir hayatı yoktur. O sadece ortadan kaldırılması gereken bir hedefe dönüşür. Düşmanlık çoğu zaman mesafeden beslenir. Mesafe açıldıkça önyargılar ve kalıp yargılar gerçeğin yerini alır. Göz göze gelinen yerde savaş zorlaşır. İnsan, insanın düşmanı değildir. Aynı gökyüzünün altında doğmuştur ve gökyüzü sınır tanımaz.
Aynı bulut, hem İzmir’in, hem Selanik’in üzerinden geçer. Aynı rüzgâr, hem Tokat’ın hem Veria’ nın sokaklarında dolaşır. Doğa, insanların çizdiği sınırları ciddiye almaz. Toprak taraf tutmaz. Aynı yağmur, hem kazananın hem kaybedenin mezarına düşer. Aynı rüzgâr, hem “galibin” bayrağını hem “yenilenin” kefenini dalgalandırır. Bin yıl sonra o toprakta yürüyenler, kimin haklı olduğunu değil, sadece kemiklerin sessizliğini bulur. Belki de tarihin en büyük ironisi şudur: Cephede savaşanlar çoğu zaman ne yaşadıklarını anlatacak kadar uzun yaşamazlar. Geriye kalan anlatı, onların değil, egemenlerin anlatısıdır.
Sonra; bir akşam vakti, Veria’ da bir evin balkonunda, Tokat’tan göç etmiş bir dedenin torunu size bakar ve şöyle sorar:
“Ben sana nasıl kurşun atarım?”
Ve o anda anlarsınız.
Biz bu dünyaya sınırlar çizmek için değil, hayatı hissetmek ve ondan haz almak için geliriz.
Birkaç çiçek koklamak.
Birine âşık olmak.
Bir hayvanın başını okşamak için.
Daldan bir meyve koparmak.
Bir yaz akşamı sebepsiz yere dans etmek için…
Hayat, büyük ideallerden çok küçük anların içinde saklıdır.
Ve sonra, vakti gelince gideriz.
Geride ne çizilmiş sınırlar kalır, ne kazanılmış zaferler.
Sadece yaşanmış bir hayat kalır.
Ve bir zamanlar bu dünyada, birbirine kurşun sıkmamayı seçmiş insanların da var olduğuna dair sessiz bir umut kalır.