HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ


20 Nisan 2014 tarihli Anayasa Mahkemesi’nin kararını siz okuyucularıma ve yetkililere anımsatmak da yarar var diye düşünüyorum.
“Sadece toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü ‘haber ve düşüncelerin’ değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış düşüncelerin de serbestçe ifade edebilmesi  veya bireylerin bu ifadeler nedeniyle  her hangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerekir.”
Yukarıdaki anlatımdan çıkaracağımız sonuç, devleti ve devletin gücünü kullananları rahatsız eden söylemler, yazılar, haberler yazılmalıdır. Bu düzeyde bir özgürlüğü içimize sindiremediğimiz zaman o ülkede özgürlükten söz edilemez.
Bazı yaklaşımlar ‘Pardon’ demekle bizi doğrulara  götürmüyor. Yakın siyasi tarihimizde devletin gücünü kullanarak, bu vatan için canlarını verecek yüreklilikte yetiştirilmiş askerlerimizi, fikir ve bilim adamlarımızı birtakım adlarla içeri tıkmadık mı? Bu işte görev yapan savcılara, yargıçlara hayatlarında göremeyeceği itibar ve hayatlarında binemeyecekleri araçlar sağlamadık mı? Sonuç koskoca bir pardon olmadı mı?
O günün kahraman polisi, yargıcı, savcısı bugünün suçlusu oldu.  Bu nedenle soyut özellik taşıyan ve toplumda acabalara neden olan ve devletçe suç gibi görünen eylemlere devletin daha titiz davranması gerekir diye düşünüyorum.
“Mahkeme kadıya mülk değildir.” “Keser döner sap döner” gibi özlü sözler bizi bazı doğrulara götürüyor.
27 Mayıs İhtilalı ve peşinden yapılan yargılamaların hukuki olmadığı aradan yıllar geçmesine karşın tartışılmaktadır. Üç devlet adamının asılmalarını bu toplum unutamamıştır. Yargılayanları da vicdanlarında mahkûm etmişlerdir.
12 Mart ve onlarca kişinin yine siyasi yaklaşımla işkence görmesi ve gençlerin idam edilmesinin haklılığını savunan insan sayısı oldukça azdır. Hele 12 Eylül Darbesi, o darbeyi hazırlayan, hazırlatan güçler insanın aklını donduruyor. Önce toplumu sağ-sol böldüler. Sonra bu insanları birbirlerine düşman ettiler. Peşinden ihtilal yaparak binlerce gencimizin ölümünü onayladılar. Bugün bu toplum, belini düzeltemiyorsa geçmişteki keyfi yaklaşımlardır.
Türkiye’nin dünyadaki yeri hakkında tartışmamız gerekir. Türkiye AB olamadıysa, İslam ülkeleri ile iyi ilişkiler içinde değilse, demokratik toplumların yaşam biçimini benimsemiyorsa bir yerlerde yanlış yapıyoruz demektir.
Ülkemizde yargı bağımsızlığını yaratmak zorundayız. HSYK’ya Adalet Bakanlığı karışmamalıdır. Eğitim sistemimizi,  siyasilikten çıkartıp eğitimcilerimiz çağa uygun biçime getirmelidir.  Üniversiteler yasası Demokrat olarak yeniden düzenlenmeli ve ülkemize yön verecek bu kuruluşlar özerk olmalı ve özgür olmalıdır.
Çağımızda bir ülkenin içte ve dışta güveni, siyasal iktidarın iktidarda uzun süreli kalması ile doğru orantılı değildir. Güvenirlik devlet kurumlarının tarafsız ve güvenilir olmasına bağlıdır. Otoriter davranma, ‘Ben dedim oldu’ yaklaşımı belki bir zaman için geçerli olabilir; ama uzun sürede hem iktidara hem de topluma zarar verir.
Oturmuş, demokrat yaşamı içlerine sindirmiş toplumlarla iyi ilişkiler içinde olmak toplumumuza rahat nefes aldırır. Kısaca saygın bir ülke olmanın yolu evrensel hukuku benimsemekten geçer. İşte bu sayede yapıcı , yaratıcı oluruz sanıyorum.
Ne dersiniz?