Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nin 2025 ödül sahipleri açıklandı. Emeğiyle, sahadaki mücadelesiyle bu mesleği hakkıyla yapan herkesi tebrik etmek boynumuzun borcu. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü gazetecilik, sadece alkışlayanların değil, gerektiğinde rahatsız edenlerin mesleğidir.
Bugün yaşadığımız en büyük kırılma, kavramların içinin sistematik şekilde boşaltılmasıdır. “Zam” yerine “fiyat ayarlaması”, “reklam” yerine “ödül”, “ilişki” yerine “başarı” denildiği bir düzende, gerçeğin üzeri örtülüyor. Ve en acısı, bu örtünün altında gazetecilik de sessizleşiyor.
Asıl mesele şu: Ödüller gerçekten başarıyı mı ödüllendiriyor, yoksa ilişkileri mi meşrulaştırıyor?
Eğer ikinci ihtimal güç kazanıyorsa, ortada ciddi bir meslek sorunu var demektir.
Bugün bir başka kritik eşikteyiz. Ödül veren ile ödül alan arasındaki mesafe kapanmışsa, tarafsızlık zedelenmiştir. Aynı çevrelerin birbirini parlatıp durduğu bir döngü oluşmuşsa, buna “takdir” değil, “dolaşım sistemi” denir. Ve bu sistemin adı gazetecilik değildir.
Mesela İbrahim Hacıosmanoğlu…
Trabzonspor başkanlığı döneminde verilen sözler hâlâ ortada duruyor. “Çalınan kupa geri gelecek” denildi. Yıllar geçti, ortada sonuç yok. Bu sözler hâlâ toplumun hafızasındayken, aynı ismin ödül dağıtan bir figür olarak sahneye çıkması sadece bir tercih değildir; aynı zamanda bir mesajdır.
Peki bu mesaj ne? “Sözler unutulur, görüntü yeter” mi?
İşte tam burada güven erozyonu başlar. Çünkü gazetecilikte itibar, kürsüden değil, tutarlılıktan doğar. Söylenenle yapılan arasındaki mesafe açıldıkça, verilen ödüller de değer değil, tartışma üretir.
Daha sert bir gerçek var:
Bugün ödül törenleri, mesleki başarıyı tescilleyen platformlar olmaktan çıkıp, güç gösterisine dönüşme riski taşıyor. Eğer bir ödül, kamu vicdanında karşılık bulmuyorsa, o ödül sadece bir plaket parçasıdır.
***
Trabzon’un başka kırılma noktaları da var tabi ki…
Mesele bir dizi üzerinden yürüyen, yürütülen “tanıtım” heyecanı.
Trabzon bir projeye mi hizmet ediyor, yoksa projeler Trabzon’un değerinden mi besleniyor, sorusunu ciddi ciddi sormak lazım.
Eğer bir şehir kendi kimliğini ikinci plana itip bir yapımın dekoruna dönüşüyorsa, burada tanıtım değil, kimlik aşınması vardır. Trabzon; tarihiyle, kültürüyle, Trabzonspor gerçeğiyle zaten güçlü bir markadır. Bu şehrin figüran olmaya değil, yön vermeye ihtiyacı vardır.
Sonuç açık:
Gazetecilik, konfor alanı değil, risk alanıdır.
Ödül, prestij değilse yük olur.
Ve en önemlisi…
İtibar satın alınmaz, inşa edilir.
***
Dizi popüler malum: Taşacak Bu Deniz...
Birebir izlemiş değilim. Ama izleyen herkesin anlattığı şey aynı: Karadeniz’le ilgisi zayıf, Trabzon’la bağı kopuk bir kurgu… Şiddet, silah, gasp, cinayete teşebbüs… Üstelik buna eşlik eden, bu toprağın diliyle hiçbir bağı olmayan bir ağız. Bu bir hikâye değil; bu, kimliği eğip bükerek pazarlama işidir.
Daha vahimi ne biliyor musunuz?
Bu kadar suçun, bu kadar karanlığın içinde devlet yok. Güvenlik yok. Hukuk yok. Savcı yok. Yani gerçek hayatta var olan denge tamamen silinmiş. Bu, “dramatik tercih” diye geçiştirilemez. Bu, izleyiciye bilinçli şekilde çarpık bir gerçeklik sunmaktır.
Çünkü algı dediğiniz şey, tekrarla inşa edilir.
Bugün ekranda gördüğünüz o kurgu, yarın zihinlerde “Trabzon böyle bir yer” algısına dönüşür. İşte tehlike tam da burada başlıyor.
Oysa Trabzon; öylesine bir şekilde fon yapılacak, arka plan süsü olacak bir şehir değildir.
Tarihiyle, kültürüyle, insanıyla bir karakterdir. İpek Yolu üzerinde yoğrulmuş bir medeniyet birikimidir. Bu kimliği, üç sahnede silah sıkarak, iki karaktere kabadayılık yaptırarak anlatamazsınız.
Ama asıl mesele şu:
Bu şehir neden susuyor?
Normalde böyle bir temsil, bu şehirde infial yaratırdı. Tepki olurdu. “Bu biz değiliz” denirdi. Bugün ise tam tersi bir tablo var: Sahiplenen, alkışlayan, hatta bunu bir başarı gibi pazarlayan bir anlayış.
Bu, tehlikelidir.
Çünkü yanlışın normalleşmesi, en büyük çürümedir.
Şunu açık söylemek gerekir:
Bir şehir, kendisini yanlış anlatan bir işe sessiz kalıyorsa, o yanlışın ortağı olur.
Ve unutmayın…
Deniz bir günde kabarmaz.
Birikir, dolar, sabreder.
Ama günü geldiğinde…
Taşacak bu deniz(!)