“Bu Şehirde Gerçekten Görülüyor muyuz?”
Hiç bu kadar bağlantılı olmamıştık.
Ve hiç bu kadar yalnız.
Telefonlarımız susmuyor.
Toplantılar bitmiyor.
Projeler çoğalıyor.
Şehir büyüyor.
Ama içimiz?
Sessiz.
Dünya bugün “yalnızlık salgını” (loneliness epidemic) kavramını konuşuyor.
Araştırmalar yalnızlığın artık küresel bir halk sağlığı meselesi hâline geldiğini söylüyor.
Modern insanın en büyük paradoksu bu:
Herkese ulaşabiliyoruz, kimseye değemiyoruz.
Peki küçük şehirlerde durum farklı mı?
Trabzon’da sokakta yürürken bir tanıdığa rastlarsın.
Bir selam, bir bakış, bir aşinalık hissi.
Dışarıdan bakıldığında sıcak bir şehir.
Ama mesele kalabalık değil.
Mesele, anlaşılmak.
Bir fikrini heyecanla anlatabildiğin kaç insan var?
Zorlandığını dürüstçe söyleyebildiğin?
Başarılı görünmek zorunda hissetmeden var olabildiğin?
Modern çağ bize üretmeyi öğretti.
Ama paylaşmayı değil.
Başarmayı öğretti.
Ama kırılgan kalabilmeyi değil.
Güçlü görünmeyi öğretti.
Ama “yoruldum” diyebilmeyi değil.
Şehirler büyüyor.
Ofisler artıyor.
Girişimler başlıyor.
Ama insanın içindeki alan daralıyorsa,
orada görünmeyen bir eksik var.
Belki de mesele ekonomi değil.
Belki mesele yatırım değil.
Belki mesele yalnızca altyapı değil.
Belki mesele şu:
Birbirimize gerçekten alan açabiliyor muyuz?
Trabzon gibi şehirlerde herkes birbirini tanır.
Ama herkes birbirini gerçekten görür mü?
Yalnızlık bazen kimsenin olmaması değildir.
Kimseye kendin olamamaktır.
Ve bir şehir,
insanlarının kendisi olabildiği kadar gelişir.
Çünkü inovasyon güven ister.
Girişim cesaret ister.
Cesaret ise yalnız kalmadığını bilmek ister.
Bir fikrin filizlenmesi için sermaye yetmez.
Güven gerekir.
Bir insanın büyümesi için imkân yetmez.
Temas gerekir.
Şehirler planlarla büyür.
İnsan ise ancak temas edebildiği yerde gelişir.
Eğer temas zayıflıyorsa,
en parlak projeler bile içten içe boşalır.
Gerçek kalkınma yalnızca ekonomik değildir.
İnsani olandır.
Çünkü bir şehir,
insanlarının birbirine değebildiği kadar güçlüdür.