Kamuda Liyakat ve Kurumsal Bilinçsizlik

Bir devletin mimarisi, yalnızca kanun metinlerinden değil, o metinleri hayata geçiren kadroların niteliğinden oluşur. Hukuk ve adalet, kağıt üzerinde ne kadar kusursuz tasarlanırsa tasarlansın, hayat bulduğu yer uygulayıcısının ehliyetidir. Son dönemde kamu kurumlarında sıkça şahit olduğumuz, görev dağılımı yapılırken liyakat ve ehliyetin rafa kaldırılması, sadece idari bir zafiyet değil; devletin sosyolojik tabanında derin çatlaklar yaratan köklü bir adalet krizidir.

Kamudaki bu yapısal sorunu iki ana başlık altında okumak mümkündür:

Sadakatin liyakatin önüne geçtiği, "işi ehline verme" ilkesinin yerini ahbap-çavuş ilişkilerine bıraktığı sistemler, tarih boyunca bürokratik hantallaşmaya ve kurumların içinin boşalmasına neden olmuştur. Kamu makamları, birilerine diyet borcu ödeme veya imtiyaz dağıtma aracı değildir; toplumun ortak emanetidir.

Bir kurumun başına, o alanın gerektirdiği vizyona, donanıma ve mesleki geçmişe sahip olmayan birinin atanması, yalnızca o kurumun ürettiği hizmetin kalitesini düşürmekle kalmaz. Asıl büyük tahribat kamu vicdanında yaşanır. Çalışanların motivasyonu kırılır, kurum içi hiyerarşi yetkinliğe göre değil, güce yakınlığa göre şekillenir ve liyakatli beyinler sistemin dışına itilir. Hukukun ve rasyonel bürokrasinin işlemediği yerde, keyfilik başlar.

Meselenin bir diğer yakıcı boyutu ise, on yıllar boyunca aynı makamı işgal eden kadroların yarattığı tıkanıklıktır. İster ehliyetli ister ehliyetsiz olsun, bir makamda uzun süre kalmak, zamanla o görevi şahsileştirmeyi, idari yetkiyi bir tür "mülkiyet" gibi algılamayı beraberinde getirir.

Yıllar geçtikçe statüko korunur, yenilikçi fikirler "düzeni bozan" tehditler olarak algılanır ve kurumsal dinamizm yerini ağır bir "metal yorgunluğuna" bırakır. Makam odaları, hizmetin üretildiği şeffaf merkezler olmaktan çıkıp kişisel konfor alanlarına dönüştüğünde, liyakatli genç kadroların önü tamamen kapanır. Oysa bürokrasi durağan bir göl değil, sürekli temizlenmesi ve tazelenmesi gereken akarsu olmalıdır.

Sonuç olarak Devlet aygıtının sağlıklı ve adil dönebilmesi; sosyolojik ve hukuki bir gerçeklik olarak sürekli bir yenilenmeyi, şeffaf denetlenebilirliği ve katı bir liyakat rejimini zorunlu kılar. Koltuklar kimsenin tapulu malı, devredilemez mirası değildir. Ehliyetin yegane ölçü olduğu, makamların birer "güç zehirlenmesi" aracı değil, süreli ve hesap verilebilir birer "hizmet nöbeti" olarak görüldüğü kamu yönetimi anlayışı, güçlü ve adil bir toplumun en temel güvencesidir.