Katılan olur, olmayan olur.,. Cumhuriyet Yerinde Durur

Cumhuriyetin bayramlarının coşkusu zaman zaman sekteye uğratılmak istense de, bu değerler bu milletin ruhuna öyle derin işlemiştir ki, resmi törenler eksik kalsa milli bayramlarımıza sahip çıkmanın bir yolunu mutlaka buluruz.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı geldiğinde Anıtkabir’in dolup taşması, evlerin, balkonların bayraklarla donatılması tesadüf değildir. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’e duyulan saygı ve sevgi, yıllar geçtikçe eksilmek bir yana, daha da büyümektedir.
Trabzon’daki 23 Nisan törenlerine iktidar partisinden katılım olmaması elbette dikkat çekicidir. Ama daha dikkat çekici olan, halkın bunu bir eksiklik olarak görmemesidir. Çünkü bu millet için Cumhuriyet; protokolde yer almakla değil, kalplerde yer etmekle ilgilidir.
Bu bayramlar, sadece resmi programlarla hatırlanacak günler değildir. Bir çocuğun elindeki bayrakta, bir annenin balkonuna astığı ay yıldızda, Anıtkabir’e yürüyen kalabalıkların sessiz ama kararlı adımlarında yaşar. Ve o sessizlik, bazen en güçlü sözden daha fazla şey anlatır.
İnsanlar artık şunu çok iyi biliyor:
Bu ülkenin değerleri gelip geçici siyasi hesapların çok üzerindedir. Katılan olur, katılmayan olur… Ama milletin içindeki Cumhuriyet sevgisi ne azalır ne de yön değiştirir. Tam tersine, her görmezden gelinişte biraz daha kök salar.
Belki de en açık gerçek şudur: Resmiyet azaldıkça samimiyet artıyor. İnsanlar bayramlarını kutlamak için bir davete, bir programa ihtiyaç duymuyor. Çünkü bu bayramlar sadece birer etkinlik değil, bir milletin hafızasıdır, kimliğidir.
Ve bu topraklarda bir şey gerçekten sahiplenilmişse, onu görmezden gelmek mümkün değildir. Cumhuriyet de öyledir. Sessizdir belki ama dimdik ayaktadır. Ve her geçen gün, biraz daha büyüyerek, kök salarak payidar kalacaktır…

Kadınlar kadınlar..

Gülistan Doku’yu aramak için barajın kapakları açılıyor…
Suyun çekildiği yerde bir beden beliriyor.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha…
Artık mesele bir kayıp aramak değil,
suyun altına gömülmüş bir gerçeğin yüzeye çıkması.
Ve en acısı da o manzara karşısında kurulan o soğuk, o ürpertici cümleler:
“Bu değil…”
“Bu da değil…”
İnsan, bir süre sonra kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir ülkede, suyun dibinden kadın cesedi çıkması ne zaman bu kadar sıradanlaştı?
Bir beden bulunuyor, kimliği uyuşmuyor diye aramaya devam ediliyor.
Sanki bulunan bir insan değilmiş gibi…
Sanki o da birinin evladı değilmiş gibi…
Sanki onun da bir adı, bir hikayesi, yarım kalmış bir hayatı yokmuş gibi…
O bedenlerden biri Esma Kılıçarslan.
Bedeninde dört farklı erkeğin DNA’sı var.
Ama ortada ne bir fail var, ne gerçek bir soruşturma, ne de hesap soran bir sistem…
Sadece sessizlik.
Sadece karanlık.
Sadece üzeri örtülen gerçekler…
Diğerleri mi?
Onların çoğunun adını bile bilmiyoruz.
Kim olduklarını, nasıl öldürüldüklerini, neden bu hale geldiklerini…
Hiçbirini.
Çünkü bu ülkede kadınlar önce hayattan koparılıyor,
sonra isimlerinden.
Ve geriye sadece istatistikler kalıyor.
Soğuk sayılar, kısa haberler, unutulan dosyalar…
Oysa gerçek şu:
Bu topraklar artık sadece şehirlerden, sokaklardan, evlerden ibaret değil.
Bu topraklar, sessiz çığlıkların gömüldüğü büyük bir mezarlığa dönüşüyor.
Ve biz…
Sadece sesi çıkabilenlerin adını biliyoruz.
Diğerleri, suyun dibinde, toprağın altında,
isimsiz bir karanlığa terk ediliyor.
Ve kadın cinayetleri bu ülkenin boynunda utanç olarak asılı duruyor!!!