KOKARCA KOKTU!

Tarım ve Orman Bakanlığı bu ülkenin en köklü kurumlarından biridir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye’nin üretim gücünü ayağa kaldıran, kırsal kalkınmanın temelini oluşturan ve bir dönem “kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biri” olarak anılmasını sağlayan en stratejik yapılardan biri olmuştur. Bir zamanlar Türkiye; buğdayından mercimeğine, nohudundan şeker pancarına kadar geniş bir üretim yelpazesiyle yalnızca kendi nüfusunu besleyen değil, aynı zamanda bölgesine örnek olan bir tarım ülkesiydi. Bugün gelinen noktada ise tablo ağırdır. Saman ithal eden, mercimek ithal eden, nohut ithal eden bir ülke gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu yalnızca ekonomik bir veri değil, aynı zamanda tarımsal planlamanın, kırsal politikaların ve yönetim anlayışının sorgulanması gereken bir sonuçtur. Her geçen yıl tarımda dışa bağımlılık artmakta, üretici ise daha fazla yalnızlaşmaktadır.
Devlet politikaları kadar önemli olan bir diğer unsur da sahayı yöneten yerel tarım teşkilatlarıdır. İl ve ilçe müdürlükleri, yalnızca evrak düzenleyen ya da rutin işlemleri yürüten yapılar olmaktan çıkıp, üreticinin sorunlarına doğrudan müdahale eden, çözüm üreten ve sahada aktif rol alan kurumlar olmak zorundadır. Ancak bugün gelinen noktada birçok yerde tablo bunun tersidir. Kabuğuna çekilmiş, inisiyatif almayan, üreticinin sorunlarını yerinde çözmek yerine dosyalara hapsetmiş bir yapı eleştirilerin merkezindedir. Tarımın sahadaki gerçekleri ile idari yapının refleksleri arasındaki kopukluk giderek büyümektedir.
Trabzon özelinde bakıldığında tablo daha da somutlaşmaktadır. Fındık üreticisinin yıllardır mücadele ettiği kahverengi kokarca, bölgenin en ciddi tarımsal tehditlerinden biri haline gelmiştir. Üretici her sezon zarar görmekte, verim düşmekte, gelir kaybı artmaktadır. Buna rağmen sahada hissedilen güçlü, organize ve sürdürülebilir bir mücadele mekanizması oluşturulduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta kamuoyunda zaman zaman gündeme gelen “kokarcanın helvası”, “kokarcanın kavurması” gibi söylemler, üreticinin yaşadığı gerçek sorunlarla kıyaslandığında son derece kopuk ve ciddiyetten uzak bir görüntü oluşturmaktadır. Üretici çözüm beklerken ironi üretmek, sahadaki krizi görünmez kılmaz.
Üretici, kokarca belasıyla baş edemezken, sorun her geçen yıl büyürken böylesine ciddiyetsiz yaklaşımlar, espriler yapmak üreticiyle alay etmektir. Oysa kokarca belası ciddiyetsizlikle, esprilerle değil; ilimle, bilimle, işin vahametini kavramakla ancak def edilir. Demek ki Trabzon İl Tarım ve Orman Müdürlüğü yetkilileri işin hala dalgasında olacak ki geçtiğimiz günlerde düzenlenen bir etkinlikte katılımcılara “Kahverengi kokarca helvası” ikramında bulundular. Bu kadarına da pes doğrusu. Bu fikir kimden çıkmışsa tek kelimeyle yazıklar olsun! Yazık üreticiye… Kimlerin eline kalmış…
Her neyse biz konumuza dönecek olursak vahim bir sorunla daha karşı karşıyayız! Son dönemde köylerde hızla yayılan bir diğer sorun ise İspanyol salyangozu, yerel tabirle “gohle”dir. Mısır tarlaları, fasulye bahçeleri ve sebze üretim alanları ciddi şekilde zarar görmektedir. Üretici kendi imkânlarıyla mücadele etmeye çalışmakta, sosyal medyadan yöntem aramakta, kulaktan dolma bilgilerle çözüm üretmeye çalışmaktadır. Bu tablo, kurumsal tarım yönetimi açısından kabul edilebilir değildir. Çünkü bu tür istilacı türlerle mücadele bireysel değil, planlı ve kurumsal bir mücadele gerektirir. Ancak sahadan gelen görüntü; bilgilendirme eksikliği, koordinasyon zayıflığı ve kurumsal sessizliktir.

Tarım İl Müdürlükleri sahada ne yapmaktadır? İlçe müdürlükleri üreticiyle ne kadar temas halindedir? Zararlılarla ilgili kapsamlı bir eylem planı var mıdır? Köylere inen, üreticiyi bilinçlendiren, sahayı düzenli kontrol eden bir yapı gerçekten çalışmakta mıdır? Bu soruların sahadaki karşılığı çoğu zaman sessizliktir.

Türkiye tarım ülkesi olmak zorundadır. Çünkü bu ülkenin coğrafyası, iklimi ve üretim potansiyeli buna uygundur. Ancak potansiyel tek başına yeterli değildir. Planlama gerekir, irade gerekir, sahaya inen yönetim gerekir. Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla açıklama değil, daha fazla icraattır; daha fazla rapor değil, daha fazla sahadır. Çünkü tarımda kaybedilen her yıl yalnızca ekonomi değil, aynı zamanda üretim bağımsızlığıdır. Ve unutulmamalıdır ki toprak bekler ama affetmez.