KÖPRÜLER VE OTOYOLLAR SATILIRSA!

Bir ülkenin hafızası sadece arşivlerinde değil; yollarında, köprülerinde, barajlarında yaşar. İstanbul’un iki yakasını birbirine bağlayan Boğaz köprüleri de yalnızca beton ve çelikten ibaret değildir. Onlar, Cumhuriyet’in “yapabiliriz” iddiasının sembolleridir. Şimdi ise bu sembollerin ve yedi otoyolun satışa hazırlanması, ekonomik bir tasarruf mu yoksa kamusal bir tasfiye mi sorusunu beraberinde getiriyor.

Resmî söylem basit: Kaynak ihtiyacı var. Bütçe açığı var. Kamu varlıkları değerlendirilecek. Fakat asıl soru şu: Değerlendirmek ile elden çıkarmak arasındaki çizgi nerede başlıyor?

Bir devlet, gelir üreten stratejik varlıklarını satmaya başladığında aslında gelecekteki düzenli nakit akışını bugünün acil ihtiyacına feda etmiş olur. Köprü ve otoyollar, döviz bazlı geçiş garantileriyle yıllardır tartışma konusu olmuşken, şimdi doğrudan mülkiyetin devri gündemde. Bu, kısa vadeli rahatlama uğruna uzun vadeli gelirden vazgeçmek anlamına gelmez mi?

Üstelik sorun sadece mali değil; stratejik. Ulaşım altyapısı bir ülkenin damar sistemidir. Enerji hatları, limanlar, madenler, otoyollar… Bunlar sıradan ticari mallar değildir. Yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla birlikte düşünüldüğünde, kamu varlıklarının bütüncül bir şekilde elden çıkarılması “özelleştirme” kavramının ötesine geçer. Bu, kamunun ekonomik ağırlığının küçülmesi değil; karar alanının daralmasıdır.

Savunucular, “Devlet işletmeci değildir” diyor. Doğru; devlet tüccar değildir. Ama devlet stratejisttir. Devlet, geleceğin risklerini hesaplamak zorundadır. Bugün satılan bir otoyol, yarın kriz anında kamuya gelir sağlayamayacaktır. Bugün devredilen bir köprü, yarın milli güvenlik tartışmalarının gölgesinde yeniden gündeme gelebilecektir.

Ekonomik darboğaz dönemlerinde varlık satışı cazip görünür. Ancak bir evin çatısı akıyor diye kolonlarını satmak akıl kârı değildir. Sorun yapısalsa, çözüm de yapısal olmalıdır: üretim ekonomisine dönüş, şeffaf bütçe yönetimi, israfın önlenmesi, vergi adaletinin sağlanması…

Köprüleri satmak kolaydır. Zor olan, köprü kurmaktır: toplumla devlet arasında güven köprüsü, ekonomiyle hukuk arasında istikrar köprüsü, bugünkü ihtiyaçla yarının çıkarı arasında denge köprüsü…

Eğer kamunun elindeki stratejik varlıklar birer birer devrediliyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca ihale şartnamesi değil; ekonomik vizyondur. Devletin ayakta kalmasını sağlayan şey sadece toprak bütünlüğü değildir; ekonomik egemenliğidir de.

Unutmayalım: Bir ülke borçla yaşayabilir, krizle mücadele edebilir. Ama geleceğini ipotek ederse, bağımsızlığını tartışmaya açmış olur.

Sorun köprü değil. Sorun, o köprüden kimlerin geçeceği ve geçiş ücretinin yalnızca gişede mi, yoksa gelecekte mi ödeneceğidir.