Çağdaş toplumların “olmazsa olmazları” vardır. Bunların başında “insan hakları ve özgürlükleri” gelmektedir. Doğa da tüm unsurlarıyla toplumun vazgeçilmezleri arasındadır. Güneş, hava, su, toprak ve bunlarla birlikte bitkiler, hayvanlar… İnsan aklı, ürettiği bilgisi ve yarattığı bilinci sayesinde dünyada kendine seçkin bir yer edinmiştir. Var olan her şeyi kendine “hizmet” için görmüş; “insan” merkezli inançlar da “Tanrı her şeyi insan için yaratmıştır” yorumunda hayat bulmuş; yer altı ve yer üstü kaynaklarını tahrip etmiş, tüketmiş ve kirletmiştir. Oysa insan, hak ve özgürlüklersiz ve doğasız yapamaz, yaşayamaz.
Çıkarlar, bencillikle beslenerek “sahiplenmeyi ve mülkiyeti” akıl dışılığa kadar vardırmıştır.
Haklar ve özgürlükler arasındaki çatışma, güçlülerin “daha da güçlenerek” sömürünün artmasına neden olmuştur. İster birey, ister özel ve tüzel kuruluşlar olsun; “hak ve özgürlük ihlallerini” çıkar amaçlı yaptıkları her yerde, özellikle “devlet güçlerini” de yanlarına alarak güçsüz ve zayıfları ezmişler, sömürülerini kesintisiz olarak sürdürmüşlerdir.
İster devlet olsun, ister patronlar, isterse din adına hareket eden tarikatlar, cemaatler olsun; “kapitalist düzen içerisinde bunlar birer işverendirler. Halkı ve emeği sömürmektedirler.” Emeğin ürettiği değeri kendi çıkarlarına kullandıkları için —güç onların elinde olduğu için— zengin daha zengin, fakir daha fakir olmakta; “gayrisafi millî hasıladan nüfusun %20’si %80, nüfusun %80’i de %20 pay alabilmektedir.” Hükûmet, %20’nin parasını %80’e bölerek “kişi başına 17 bin dolar düşüyor” demektedir. Gerçekte bu para zenginin parasıdır; yüzde seksen insanın böyle bir parası yoktur.
Enflasyon, fiyat artışı ve işsizlik üçüz kardeşlerdir. Birbirlerinden ayrılmazlar. Üçüzlerin temeli üretim yetersizliğidir. Mal darlığı içerisinde kurulu düzende “eşit, adilane” paylaşım yapılmamaktadır. Adilane ve eşit paylaşımın yapıldığı bir toplumda çelişkiler büyük ölçüde azalır; kavga, gürültü, patırtı çok az olur; hak, hukuk ve adalet ihlalleri ender yaşanır. Enflasyon, fiyat artışı ve işsizlik olmaz; haksız ve emeksiz kazanca izin verilmez. Herkes yönetime inanır, güvenir ve rıza gösterir. Ürettiğini ve emeğini bilir. Haksız, hukuksuz kazançların olmadığını görür. Kimsenin mağdur olmadığı ve olmayacağı bir düzeni yaşar. Enflasyon, üretimle değil, finans oyunlarıyla aşılmaya çalışıldığı için çözümsüz kalıyor.
İktidar güçtür, güç adalettir. Adaletsiz güç zorbalıktır; inanılmazdır, güvenilmezdir ve sorunların kaynağıdır. İktidar adaletli olmak zorundadır. Hiçbir haksızlığın, hukuksuzluğun ve yanlışlığın yanında yer almamalıdır. Bu yetmez: Haksızlığı, hukuksuzluğu ve yanlışları görecek, işitecek, konuşacak, açıklayacaktır. Demokrasinin ve hukukun ölçütlerine göre değerlendirecektir. Ancak o zaman görevini yerine getirmiş olur.
Güç, adalet ve eşitlikçilik toplumun temel direkleridir. İktidar, yönetenler ve sorumlular akıldan ve bilgiden uzaklaşırlarsa; çıkarlarını her şeyin üstünde tutar, toplumda sebep oldukları yanlışlıkları, haksızlıkları ve hukuksuzlukları “görmezden, duymazdan, işitmezden” gelirlerse; yani toplumun yaşadıklarına gözlerini kapatır, kulaklarını tıkar, haksızlıklara, adaletsizliklere ve yanlışlıklara sessiz kalırlarsa, o zaman önü kolay kolay alınamaz sosyal patlamalar yaşanabilir.
Sömürü; salt insanın insanı, devletin ve birtakım kuruluşların haksızlıklara ve eşitsizliklere sebep olması ve hak yenmesi değildir. Ülkeler, ülkeleri zayıflatır, güçsüzleştirir ve sömürür. İç karışıklıklar çıkarır, mezhep ve etnik çatışmalara zemin hazırlar, iş birlikçilerini iş başına getirir, yöneticileri satın alarak değerli maddeleri ve madenleri tarafına geçirir, kazancına ortak olur ya da hiç vermez. Yardım adı altında borç verir, faiz batağında boğar… Osmanlı yıllarca kapitülasyonlardan çekti; açık pazar durumuna getirildiği yetmiyormuş gibi, Düyun-ı Umumiye ile tüm gelir kaynaklarına el konularak iliklerine kadar sömürüldü. Lozan’da bu baş belası soygundan Genç Türkiye ile ancak kurtulabildi. Şimdi gelinen noktada “verdikçe veriliyor, borçlandıkça faiz kabarıyor, enflasyon arttıkça yatırım ve üretim duruyor, işsizlik çoğalıyor, gelir ve kazanç azalıyor, eşitsizlik hat safhaya varıyor, ekonomik dengeler bozuluyor”; insanlar da özellikle yoksul ve dar gelirli kesimde huzursuzluklar artıyor; intiharlar, boşanmalar, açlık travmaları, başını alıp giden kiralar ve pahalılık karşısında emekliler hastalıklı bir yaşam sürmek zorunda bırakılıyor.
Hak arayanlara sokaklar kapatılıyor; TOMAlar, polis ve biber gazıyla insanlara orantısız güç kullanılarak sesleri kesiliyor; ormanlardaki maden arama tahribatını önlemek için havasına, suyuna ve doğasına sahip çıkan halkın karşısına her fırsatta jandarma çıkarılıyor. İstenmeyen birtakım olaylarla gözaltı işlemleri hukuksuz bir biçimde uygulanıyor; üniversitelerdeki yanlış atamalarla yürütülen ideolojik baskılarla bilerek ve isteyerek huzursuzluklar yaratılıyor. Adalet önemsenmiyor.
İktidar ya da elinde güç bulunduranlar, tüm bu olan bitenleri “koltukta kalmak” düşüncesiyle görmezden geliyor. Sorunları çözmek için hiçbir sorumluluk üstlenerek elini taşın altına koymuyor ve çözümden kaçıyor. Verilen önergeler ve yasa teklifleri üzerinde hiç düşünülmeden reddediliyor.
Çıplak kulak, çıplak göz, çıplak dil pek çok canlıda vardır. Ama insan gibi anlam verip değerlendiremiyor, bir senteze ulaşamıyor. Ancak insandır ki öğreniyor, bilgiyi kullanıyor, beynini etkin duruma getiriyor, düşünüyor; o zaman gözü de görüyor, kulağı da işitiyor, ağzı da laf yapıyor. Beyni ve tüm organları harekete geçirecek olan akıldır, bilgidir, düşüncedir. Aklın, bilginin ve düşüncenin olmadığı yerde insan kördür, sağırdır, dilsizdir. İktidar üç maymunları oynuyor.
Sevgiyle, esenlikle kalınız…
bilbatuhan@hotmail.com