Karadeniz Teknik Üniversitesi yıllardır Trabzon’un en önemli değerlerinden biri. Hatta sadece bir üniversite demek eksik kalır. Şehrin hafızasında, ekonomisinde, kültüründe ve sosyal hayatında ciddi bir yeri var.
Son dönemde KTÜ ile ilgili dikkat çekici bir durum var. Öğrenci sayısı azalıyor ama akademik başarı yükseliyor.
Aslında bunda şaşılacak bir şey yok.
Bir üniversitenin gücü sadece kaç öğrencisi olduğuyla ölçülmez. Kaç bilimsel çalışma yaptığı, nasıl akademisyenler yetiştirdiği, araştırmada ne kadar güçlü olduğu, Türkiye’de ve dünyada nerede durduğu da en az öğrenci sayısı kadar önemlidir.
Eğer KTÜ daha az öğrenciyle daha nitelikli bir akademik yapı kuruyorsa buna elbette olumlu bakmak gerekir.
Ama Trabzon açısından meselenin bir de başka tarafı var.
Öğrenci demek bu şehir için sadece kampüs demek değil. Esnaf demek, kiralık ev demek, ulaşım demek, sosyal hayat demek. Öğrenci sayısındaki ciddi düşüş bunların hepsini etkiler.
Dolayısıyla mesele sadece KTÜ’nün büyüyüp küçülmesi değil.
Asıl mesele, üniversite ile şehir arasındaki bağın ne kadar güçlü kaldığıdır.
Trabzon’un ihtiyacı yalnızca sıralamalarda yükselen bir KTÜ değil. Bilgisiyle, araştırmasıyla, insan kaynağıyla bu şehre de değer katan bir KTÜ.
Çünkü bir üniversitenin gerçek büyüklüğü, kendi duvarlarının içinde ne kadar yükseldiğiyle değil, bulunduğu şehri ne kadar yukarı taşıdığıyla anlaşılır.
KTÜ’nün başarısı kampüste kalıyorsa eksiktir. Asıl başarı, o yükselişin Trabzon’un sokaklarında, ekonomisinde ve geleceğinde de hissedilmesidir.
MEYDANLAR BOŞUNA DOLMAZ
Trabzon’da emekliler yine meydanda.
Bu görüntüyü yalnızca bir maaş talebi olarak okumak kolaycılık olur.
Çünkü bir insan yıllarca çalışmış, prim ödemiş, üretmiş ve sonunda hâlâ geçinebilmek için sesini yükseltmek zorunda kalıyorsa ortada yalnızca ekonomik değil, sosyal bir mesele vardır.
Emekli bugün ne yapıyor?
Pazarda eksiltiyor.
Markette vazgeçiyor.
Eczanede düşünüyor.
Faturayı erteliyor.
Torununa vereceği harçlığı bile hesaplıyor.
Sonra önüne rakamlar konuluyor.
Ama insanlar rakam yemiyor.
Enflasyon tablosu sofraya oturmuyor, istatistik elektrik faturasını ödemiyor, büyüme oranı pazardan poşet taşımıyor.
Ekonominin gerçek dili başka.
Kasada belli olur.
Pazarda belli olur.
Eczanede belli olur.
Ve en çok da insanın yüzünde belli olur.
Emeklinin istediği lütuf değil. Ayrıcalık hiç değil.
Yıllarca çalıştıktan sonra kalan ömrünü sürekli “Bunu alsam ötekini nasıl öderim?” hesabıyla geçirmek istemiyor.
Aslında mesele bu kadar sade.
Bir ülkede emekli huzuru değil hesabı büyütüyorsa, ortada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir tablo vardır.
Çünkü meydanlar sebepsiz dolmaz.