Bir bakan konuşurken sadece kendi adına konuşmaz.
Ağzından çıkan her cümle, temsil ettiği devletin ağırlığını da taşır. Bu nedenle kullanılan her ifade, ölçülü, belgeli ve sorumluluk duygusuyla kurulmalıdır.
Bugünü övmek adına geçmişi değersizleştirmeye çalışmak, siyasi kazanç sağlayabilir, ancak devlet ciddiyetine zarar verir.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun geçtiğimiz günlerde "Ben devlet memurluğundan gelen bir kardeşinizim. Ertesi gün bankamatiğe paramız yatacak mı diye endişe ettiğimiz; bir hafta, 10 gün maaşların yatmadığı zamanları biliriz” şeklindeki genelleyici söylemlerde bulunması, tarihi gerçekleri tartışmalı hâle getirmekten başka bir işe yaramaz.
Türkiye, farklı dönemlerde ekonomik krizler yaşamıştır. Ancak bunu bütün bir Cumhuriyet tarihine yayarak anlatmak, milyonlarca kamu çalışanının, devlet geleneğinin ve toplumsal hafızanın üzerini tek cümleyle çizmeye kalkışmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti, propaganda cümleleriyle ayakta duran bir devlet değildir.
Bu devlet, savaşlardan, darbelerden, ekonomik krizlerden ve afetlerden geçmiş, buna rağmen kurumlarını ayakta tutmayı başarmış köklü bir devlettir. Bugünü güçlendirmek istiyorsanız, bunu geçmişi küçülterek değil, bugünün icraatlarını ortaya koyarak yaparsınız.
Devlet yönetiminde esas olan algı üretmek değil, güven oluşturmaktır.
Bir bakanın görevi siyasi polemik üretmek değil, topluma güven vermek, konuştuğunda herkesin "Bu sözün bir karşılığı vardır." diyebilmesini sağlamaktır. Makamların itibarı, rastgele kurulmuş cümlelerle değil, söylenen her sözün doğruluğu ve ağırlığıyla korunur.
Devletin hafızası, günlük siyasetin malzemesi değildir.
Cumhuriyet'in geçmişini zayıf göstererek bugünü güçlü gösteremezsiniz. Çünkü güçlü devletler, kendi tarihini küçülten değil; geçmişinden güç alarak geleceğini inşa eden devletlerdir.
Devlet adamlığı, alkış almak için konuşmak değil, tarihe karşı sorumluluk hissederek konuşmaktır. Makamların ağırlığı da tam olarak bunu gerektirir.
BRUSELLA BEKLEMEZ, BÜROKRASİ BEKLETİYOR
Son dönemlerde hayvancılıkta ortaya çıkan brusella hastalığı, çiftçileri olağanüstü şekilde mağdur ederken; hastalığın başkalarına da bulaşmaması için üreticiler kendi hayvanlarını ihbar ediyor. Ancak ne yazık ki bürokrasiyi aşamıyorlar.
Brusella sadece üreticinin sorunu değildir; hayvan sağlığını, insan sağlığını ve ülkenin hayvancılığını ilgilendiren ciddi bir halk sağlığı meselesidir. Böyle bir hastalıkta en büyük silah hızdır. Ancak ne yazık ki sahada yaşananlar bunun tam tersini gösteriyor.
Hastalığı gizlemedik. Aksine, daha fazla yayılmaması için devletimize güvenerek ilgili kurumlara bildiriyoruz. Buna rağmen günler geçiyor, süreç uzuyor, "İşleyiş böyle." denilerek beklenmesi isteniyor. Oysa bekleyen sadece evrak değil; her geçen gün düşük yapan hayvanlar, büyüyen ekonomik zarar ve artan sağlık riskidir.
Resmî süreçlerin uzaması, üreticiyi çaresiz bırakıyor. Bu durum, bazı yetiştiricilerin hastalığı bildirme konusunda tereddüt yaşamasına neden olabiliyor. Olan da hem üreticiye hem de toplum sağlığına oluyor.
Brusella, bürokratik takvime göre hareket etmez. Her geçen gün, yeni kayıplar ve yeni riskler demektir. Devletin görevi, iyi niyetle bildirim yapan üreticiyi bekletmek değil; en kısa sürede gerekli işlemleri tamamlayarak hem üreticiyi hem de toplum sağlığını korumaktır.
Çünkü bu mücadelede kaybedilen her gün, hastalığın değil, ihmalin kazandığı bir gündür.