MİLLİ KÜLTÜRÜN KALKANI

Bugün Türk toplumu ve gençliği, sınır ötesinden gelen orduların değil, ekranlardan sızan, damarlara enjekte edilen ve zihinleri esir alan çok boyutlu bir kuşatmanın altındadır. 25 milyonluk devasa bir öğrenci hazinesine sahip olan Türkiye’nin asıl meselesi; bu hazineyi "milli bir şuur" refleksiyle koruyup, gelecek asırlara ve kuşaklara taşıma sorumluluğunu asla ertelemeden yerine getirmesidir.

Teknoloji, bugün sadece bir araç değil, kendi kültürünü dayatan bir "yaşam biçimi" haline gelmiştir. Bu dijital istila karşısında milli kültürümüzü pasif bir hatıra olmaktan çıkarıp, dinamik bir savunma hattına dönüştürmeliyiz.

Maturidi’nin akıl ve iradeyi merkeze alan öğretisi burada rehberimiz olmalıdır. Maturidi’ye göre insan, aklıyla hakkı batıldan ayırmakla mükelleftir. Gençlerimize sadece teknolojiyi "tüketmeyi" değil, Mete Han’ın disiplini ve Timur’un stratejik dehasıyla teknoloji üzerinde "hakimiyet kurmayı" öğretmeliyiz. Kendi milli yazılımımızı ve kültürel içeriklerimizi üretmezsek; başkasının mutfağında pişen dijital zehirle beslenmek zorunda kalırız.

Gençliği ekranlara hapseden temel sebep, gerçek hayatta bulamadıkları "aidiyet" ve "heyecan" duygusunu sanal dünyada aramalarıdır.

Mevlana der ki: "Testinin içinde ne varsa dışına o sızar." Eğer biz gencin gönül testisini; Malazgirt’te Anadolu’nun kapılarını bir daha kapanmamak üzere açan Sultan Alparslan’ın imanıyla, Dede Korkut’un alp-erenlik ruhuyla, Kürşad’ın cesaretiyle, Malkoçoğlu ve Akıncıların vatan aşkıyla doldurmazsak, oraya dijital dünyanın boş gürültüsü sızacaktır. Onlara sanal dünyadan daha cazip, daha derin ve daha onurlu bir "milli kimlik" alanı açmak zorundayız.

Sanal bahis siteleri, uyuşturucu ve alkol; gençliğin damarlarındaki asil kanı kirleten habis birer urdur. Bu bağımlılıklar, Türk gencinin "alp" ve "bilge" kimliğini yok ederek onu köleleştirmektedir. Nasrettin Hoca’nın göle çaldığı maya misali; biz umudumuzu kaybetmeden toplumun her kesimine "temiz bir hayat" mayası çalmalıyız. Bu illetler sadece bedeni değil, milli onuru da tüketir. Bir gencin bir bahis sitesinde kaybettiği sadece para değil, yarın kuracağı yuvanın, Çanakkale’de şehit düşen atasına olan vefasının ve vatanına borçlu olduğu enerjinin sermayesidir.

Elimizde 25 milyonluk bir "genç insan hazinesi" var ancak bu cevheri işleyecek olan eğitim sistemimiz, bazen sadece bilgi yükleyen bir fabrikaya dönüşme riskiyle karşı karşıya bırakılıyor! Eğitim, sadece sınav başarısı değil; bir Dede Korkut hikâyesindeki gibi "ad almayı hak eden", karakter sahibi bireyler yetiştirme sanatıdır. Eğer bu hazineyi Çanakkale ruhuyla tahkim edemezsek; akılca Avrupa’ya, ruhça emperyalizme köle olmuş bir nesil ile karşı karşıya kalabiliriz. Çanakkale’yi geçilmez kılan sadece toplar değil, "ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" diyen iradenin sarsılmaz gücüdür.

Öte yandan; gençliğimizi yakından ilgilendiren “gıda terörü”, sadece biyolojik bir saldırı değil, neslimizi hantal, iradesiz ve hasta bırakan bir "gelecek suikastı"dır.

Okullarımızda matematik ve fen derslerinin yanında; "helal ve sağlıklı beslenme", "toprak sevgisi" ve "fıtratın korunması" dersleri verilmelidir. Eğitim sistemimiz; gençlerimizi; “fast-food” kültürünün kölesi olmaktan çıkarıp, Anadolu’nun temiz sofrasına döndürecek şekilde güncellenmelidir.

Milli kültür; bizi gıda teröründen, teknoloji bağımlılığından ve manevi çöküşten koruyacak olan tek "koruyucu kalkan"dır. Bu kalkanın dikiş yerleri; Maturidi’nin aklı, Mevlana’nın aşkı, Mete Han’ın cihanşümüllüğü, Bilge Kağan’ın devlet kuruculuğu, Fatih’in fetih ruhu ve Atatürk’ün “Ya istiklal, ya ölüm!” haykırışıdır.

Eğer biz bu kalkanı gençlerimizin eline veremezsek, onları modern dünyanın vahşi dişlileri arasında kaybetmemiz kaçınılmazdır.

Unutulmamalıdır ki; köküne sahip çıkmayan ağacın meyvesi haram, gölgesi karanlıktır.

Bizim görevimiz, bu muazzam hazineyi "siyasetin" kirletilen sınırlarına hapsetmek değil, onlara binlerce yıllık, bu milli kültür kalkanını miras bırakmaktır.