NASIL BİR TÜRKİYE?


 Zamanlarını, okumaya, araştırmaya ve geleceğin Türkiye'sini yönetmeye hazırlanması gereken gençlik, sokaklara dokülmektedir. Kısaca gençliğimiz okumayı değil, dövüşmeyi yeğler duruma getirildi. Biliriz ki kültür sabır işidir, okuma, dinleme ve gezme işidir.Bu da gönül rahatlığı ister. Bunu yaratacak elbetteki dönemin hükümetinin temel görevidir. Hükümetler, gençliğine güvenmiyorsa, ordusuna , yargıcına hatta kendi polisine, aydınına güvenmiyorsa orada iyi değerlendirilmesi gereken yanlışlar vardır demektir.
 Bir yönetim düşünün ki kendi başarısızlıklarının faturasını Gezi olaylarına bağlamaya çalışırsa ve toplumun şu anda gündemini oluşturan rüşvet, haksız kazancı hiçe sayarak bu olayın hükümete yapılan darbe olarak adlandırmak istenirse bu yaklaşım bizleri üzmektedir.
 Rüşvet olaylarında ben Başbakan'ımdan ve Karadeniz erkeğinden  beklentilerim farklıydı. "Kim çalmışsa, kim rüşvet almışsa hesabını yargıda verir. Suçlu benim oğlum bile olsa suçlu, suçludur" demeliydi. Ama demedi veya ben duymadım. İnanın deseydi oy oranını yüzde beş artırabilirdi.
 Toplumu Batı’ya düşman etmek gayretindeler. İki yüz yıldır Batı’ya hayran bir toplumduk, Batılı olmak için çaba gösterdik. Ama yirmi birinci yüzyılın başından beri Batı'yı silip atmanın gayreti içine girdik.
 Gerçi  son yüzyılda Batı’nın bizde uğradığı ilk saldırı değildir. Abdülhamit'in Meclisi Mebusanı dağıtması, 31 Mart olayı, İzmir Suikasti, Kubilay'ın öldürülmesi, 6-7 Eylül olayları, Kanlı Pazar olayları, Taksim'de bir Mayıs Katliamı, Madımak katliamı,  Yabancı elçiliklere saldırılar örnek gösterilebilir.
 Batı'ya karşı olanlar, Osmanlı geleneklerinin çatısı altına girerek, din devleti oluşturmak ve millet kavramının yerine ümmetçiliği getirmek sevdasındadırlar.
 Herkes duygusal bir yakınlık duyabilir kendi tarihine. Ama duygusallıkla yaklaştığımız her oluşum, akılları durdurur.
 Marksizim'i benimseyen insanlarımız her şeye madde olarak bakmaktadırlar. Toplumsal olayları yalnız madde ile çözmek isteyenler, insan yaşamının yarısını  görmezlikten gelirler. Çünkü insan ruhsal, bedensel, sosyal bir varlıktır. Belirttiğim ve insanda var olan bu üç özellikten birini ortadan kaldırmak insanı yok saymak olmaz mı?
 21. yüzyılın Türkiyesi, Ortaçağ karanlığına sürüklenmemelidir. Atatürk'ün koyduğu çağdaş ulusların yaşam düzeylerinin üstüne çıkmak ülküsünü beyinlere yerleştirilmelidir. "Yurtta barış dünyada barış!" prensibi kesinlikle korunmalıdır. İyi komşuluk ilişkilerimiz, temel geleneğimizdir. "Komşumuzun karnı ağrıyorsa sen de karnını tut" sözü boşuna beyinlere yerleştirilmemiştir. Okyanus ötesi devletlerle değil, kapı komşumuz devletlerle barış içinde, güven içinde yaşamalıyız. Çıkar, savaş çığırtkanlığı yaparak ve bir koyup üç almak hayalleri ile yaşamak bizi büyütmezve küçülttüğü gibi güvenimizi yitirir.
 Yabancılaşma, özel kurumlarımızı başkalarına satma, devlet sırrını sokağa dökme gibi gayri ciddi davranışlardan kaçınan bir ülke olunmalıdır.
 Herkesin ak dediği oluşumlara bizler kara dersek, çağdaş ülkelerin oyuncağı oluruz. İşte o kara diyenler öncelikle Atatürk'ü sonra onun ilkelerini ve devrimlerini yok etme çabası içindedirler.
 Peki biz çağdaş toplum olamaz mıyız, Atatürk Türkiye’sini yeniden kuramaz mıyız, Kürt, Türk, Laz, Çerkez gibi ayırımlara girmeden tek devlet, tek bayrak ülküsünü yaşatamaz mıyız, milli birlik, kardeşlik duygusunu yeniden kuramaz mıyız?
 Neden kuramıyalım ki? Yeter ki samimi olalım, yeterki tam bağımsız Türkiye'yi koruyalım.
 İşte benim özlediğim Türkiye bu!
  Bilmem fazla şey mi istiyorum?