NE BU ŞİDDET BU CELAL!


Rahmetli Başbuğumuz Alpaslan Türkkeş’in 1997 yılında “Rahmet-i Rahman’a” kavuşmasından sonra geldiği sorumluluk makamında ne yapacağı ve nasıl yapacağı toplumca çokça merak edilen bir lider oldu. Her şeyi haklı olarak “ulu-orta” konuşmak istemeyişi, camianın heyecanlarına cevap oluşturacak söylem ve eylemlerde çok yavaş davranması, hem toplumca yanlış anlaşılmasına ve hem de camianın bazı konularda üzülmesine sebep olmaktaydı. Öyle ki; yüzde yüz haklı olduğumuz “Artın Agopyan’ın” idamı konusunda bile, olayları ve gelişmeleri zamanında halkın anlayacağı bir dille anlatamadığı için millet faturayı MHP’ye kesti ve çok gereksiz olarak yapıldığına inandığımız ve de Sayın Genel Başkanımızın eseri olan 2002 seçimlerinde millet bizi barajın altında bıraktı.
Devam eden süreçte ülkücüler şöyle düşünüyordu; “Biz haklıyız, bizi yanlış anlatıyorlar, milleti kandırıp MHP’nin aleyhinde etkilemeye çalışıyorlar” dediyseler de üstten ikna edici bir vasat oluşmuyordu.
Rahmetli Başbuğumuzun toplanması için ömrünü verdiği ve Antalya’da her yıl toplanmaya başlanan “Türk Dünyası” kurultayına MHP’nin bütçe ayırmayacağı genel merkezce ilan ediliyordu. Hepimiz şaşkındık ve ama yine de “liderimizin bir bildiği vardır” psikolojisi hepimizin beyninde etkili olmaya devam ediyordu. Arkasından  Erciyes ülkücü kurultayının bazı suni gerekçeler gösterilerek iptal edildiğini şaşkınlıkla izledik. Camiamızı diri ve heyecanlı tutan, birbirimizle kaynaşmamızı sağlayan bu etkinliklerden vaz geçilmesine bir anlam veremiyorduk. Hatta koalisyon döneminde bu davanın yükünü çekmiş her aileden bir kişinin bize bağlı bakanlıklarda işe alınması için başlatılan çalışmalar durdurulmuş ve hayallerimiz yıkılmıştı.
Bu da yetmiyor yine camiamızın sesi, nefesi olan ozanlarımızın partimiz ile ilişkileri sonlandırılıyor, programları eli sopalı fedailerce basılıp dağıtılıyordu! Ozanları haykırmayan bir davanın millete nasıl anlatılacağını hayıflanarak düşünüyorduk ama her defasında önümüze “lider” bağlılığı öfkemizi sabrımızla perdeleyip bekliyorduk.
Dünyanın en güçlü sivil toplum teşkilatı  “Ülkü Ocakları” gençleri sokaktan alıyoruz bahanesiyle pasifleştirilip, “hayat iksiri” olan ocaklarımız da göz göre göre işlevsiz hale getiriliyordu. Türk ve İslam gıdasını ocaklardan alamayan gençlik ne yazık ki; cemaatlerin ve tarikatların değirmenlerinde öğütülerek; kendi milletine ve davasına yabancı hale getiriliyordu!
Bütün bu olumsuz gelişmeler yaşanırken, bu konular ile ilgili en küçük bir fikir beyan eden, yöneticiler görevden hemen alınıyor, mensuplara ise “aba altından sopa” gösterilerek; güya liderin teşkilatlarına tam hâkim olduğu mesajı ile arkamız sıvazlanıyordu!
7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin öncesinde ve sonrasında sayın liderimiz; hiçbir teşkilat başkanının görüş ve önerilerini almadan, diktatörlükle itham ettiği insanlara rahmet okutacak şekilde tekci davranarak süreç öncesi ve sonrası eylem ve söylemleriyle tarih ve millet şahittir ki; sadece Saray’ın ateşine odun taşımıştır.
Camiamızdan, yukarıda saydığım gelişmelerden dolayı eleştiriler yükselince, bu defa da Sayın Genel Başkan’ımız hiç alışılmadık bir şekilde sert ve kaba üsluplarla kendisinin birinci derecede sorumlu olduğu hezimetten camiamızı sorumlu tutarak, hepimizi tehdit ve tahdit etmeyi vazife belliyor. Ülkü Ocakları da aynı tehditin değirmenine su taşımayı siyaset zannediyor.
Sayın Genel Başkan’ım, sizin kadar olmasa bile  bu davaya yarım asır hizmet etmiş ve Trabzon’dan iki kez milletvekili adaylığına layık gördüğünüz  binlerce ülkücüden biriyim ve size sesleniyorum:
Siz bizim Genel Başkan’ımız olarak bilmezmisiniz ki; bu millet asla kabalıktan ve kabadayılıktan, dayatmadan, efelenmekten, bağırmaktan, hakaretten hoşlanmaz!
Ne siz, ne de nara atmayı vazife zanneden Ülküc Ocakları ülküdaşlarımızı inandıkları yoldan vaz geçiremez!
Her toplantınızda bu davanın çilekeş mensuplarına asık yüzünüzle hakaretler yağdırmaya devam ederseniz;  ömrünü ve gönlünü bu davaya veren milyonları nereye esenliyorsunuz..
Sizi sükûnete davet ediyorum!
Ne bu şiddet bu celal!
Saygılarımla.