NEDEN; BİZ BİZE YABANCIYIZ?

Türk sosyolojisinin en karmaşık ve üzerinde en çok düşünülmesi gereken meselelerinden biri, kendi öz değerlerine karşı takındığı mesafeli tutum ve dışarıdan gelen akımlara duyduğu "yüksek geçirgenliktir."
Tarih sahnesinde imparatorluklar kurmuş, kıtaları birbirine bağlamış bir milletin, başka fikirlerin rüzgarıyla bu kadar kolay savrulması; aslında derin bir kimlik arayışının ve sosyolojik bir boşluğun hikayesidir.
Türk toplumu, tarihsel olarak geçişken bir coğrafyada yaşamanın getirdiği bir refleksle, dışarıdan gelene karşı her zaman meraklı olmuştur. Ancak bu merak, zamanla bir "kendinden kaçış" sendromuna dönüşmüştür.
1789 Fransız İhtilali’nin rüzgarları estiğinde, aydınlarımız Paris'i sadece bir fikir merkezi değil, bir kurtuluş reçetesi olarak gördü. Kendi geleneksel yapısını "eskimiş" addedip, dışarıdan gelen "hazır paket" modernleşmeyi sorgusuz kabul etmek, bizdeki ithal fikir hayranlığının ilk büyük tohumuydu. Kendi yerli düşünce sistemini inşa etmekte geciken bir toplum, ikame fikirlerin esiri olmaya mahkumdur.
Bu savrulma sadece Batı'ya doğru da olmamıştır.
1979 İran Devrimi yaşandığında, bazı muhafazakar çevreler kendi kültürel havzasını bir kenara bırakıp İran tipi bir dönüşüme meyletti. Öyle ki, yüzyıllardır süregelen Cuma namazı geleneği, "Burası Dar'ül Harp" denilerek terk edildi. Benzer şekilde, Kaddafi'nin "Yeşil Kitap"ı, yerli bir model arayan binlerce gencimizi peşinden sürükledi.
Daha da ilginci; bu devletlerden Libya bütün dünyanın gözleri önünde bombalanıp yok edilirken ve de bugünlerde de İran’ı ayni akibet beklerken, var olduğu iddia edilen “İslam ümmetinden” çıt yok! Bu nasıl bir dünya anlamak mümkün değil!
Rusya ve Çin, Türk dünyasında büyük katliamlar yaparken, Türkiye'deki gençliğin bir kısmının bu ülkelerin ideolojilerini (Komünizm ve Maoculuk) ölümüne savunması, sosyolojik bir Stokholm Sendromu örneğidir. Kendi kardeşinin acısından çok, o acıyı çektirenin teorisine hayranlık duymak, köksüzleşmenin en acı tablosudur.
1940’lı yıllarda yükselen Nazizm ilgisi ise güçlü lider ve disiplinli devlet arzusunun çarpık bir sonucuydu. Kendi değerlerinden güç almak yerine, yıkıcı da olsa yükselen bir güce eklemlenme arzusu asimilasyonun kapısını araladı.
İslamiyet’i kabul etmekle "Araplaşmak" arasındaki ince çizgi, Türk sosyolojisinde en çok ihlal edilen sınırdır. Din, kendi öz kültürümüzü koruyarak yaşanması gereken bir inanç sistemi iken; Arap örf ve adetleri "din" sanılarak ithal edilmiştir. Türkler, Arap kültürünü din zannedip kucaklarken; Arap dünyasının önemli bir kısmının Türk tarihine karşı takındığı hasmane tutum, büyük bir kimlik bunalımına yol açmıştır. Kendi dilini, sanatını ve geleneklerini "dinden uzaklaşmak" korkusuyla terk eden bir toplum, doğal olarak kendine yabancılaşır.
Tüm bu ideolojik savrulmaların temelinde, ne yazık ki kendi öz değerlerini korumak yerine, dış dünyayı taklit etmeyi çağdaşlık sanan bir eğitim kurgusu yatmaktadır. Eğitim sistemimiz, on yıllardır bu "asimilasyon gerçeğini" besleyen bir laboratuvar gibi çalışmıştır.
Eğitim programlarımız, gencimize kendi tarihsel derinliğini öğretmek yerine, Batı’nın veya farklı ideolojilerin "hazır reçetelerini" birer dogma gibi sundu. Yunus’u, Mevlana’yı, Yesevi’yi, Bilge Kağan’ı, Farabi’yı, İbn’i Sina’yi veya İmam Maturidi’yi sadece birer isim olarak ezberleten, ancak onların felsefesini hayatın merkezine koymayan bir sistem, öğrenciyi zihnen savunmasız bıraktı.
Sorgulayan ve "biz kimiz?" sorusuna köklü cevaplar veren bir müfredat yerine; dönemsel siyasi rüzgarlara göre şekillenen bir yapı benimsendi. Bu boşluk; genç zihinlerin Maoculuktan radikal akımlara, popüler kültür asimilasyonundan tarikat ve cemaat mensubiyeti yarışına kadar her türlü yapıya "kolay av" olmasına neden oldu.
Biz bize yabancıyız; çünkü okumayı değil inanmayı, araştırmayı değil biat etmeyi, inşa etmeyi değil taklit etmeyi seçtik. Kendi dilinin imkanlarıyla düşünemeyen bir nesil, başka kültürlerin kavramlarıyla dünyayı anlamlandırmaya çalıştı. Bu durum, Türk gencinin kendi toplumuna bir "turist" gözüyle bakmasına ve kendi değerlerini küçük görmesine yol açtı.
Kendi tarihini bir "miras" değil, "yük" olarak gören her toplum, rüzgarın estiği yöne doğru savrulmaya mahkumdur. Gerçek kurtuluş; ne Paris'in kafelerinde, ne Moskova'nın meydanlarında, ne de çöllerin katı gelenekçiliğindedir.
Gerçek kurtuluş, Türk toplumunun kendi kökleriyle barışıp, eğitimden sanata her alanda kendi ruhunu üfleyerek modern dünyayı kendi rengiyle boyamasında saklıdır.