*NEDEN OKUMUYORUZ?*

Bir toplumun gelişmişlik düzeyi, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, kütüphanelerindeki kitapların yıpranmışlık payıyla ölçülür. Türkiye’de okuma alışkanlığına dair veriler, ne yazık ki ilk emri "Oku!" olan bir medeniyetin ve "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" diyen bir Cumhuriyetin evlatları için düşündürücüdür.

Halk Eğitim Merkezlerinden alınan okuma-yazma sertifikaları, "teknik okuryazarlığı" artırsa da, bu durum "kültürel okuryazarlığa" dönüşmemektedir. İstatistiklerde okuma-yazma oranımız %97-98 bandında görünse de, bu sadece tabelayı okuyabilme becerisidir. Anladığını yorumlama, sentezleme ve eleştirel düşünme noktasında ise PISA sonuçları gibi uluslararası veriler, metinleri anlamlandırmada zorluk çektiğimizi açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye de “Gazete Tirajı” toplam 2-3 milyon bandında. Mesela Japonya da bu oran inanılmaz rakamlarda.

Sadece “Yomiuri Shimbun” gazetesi tek başına 8 milyon satıyor.

Türkiye de Kitaba ayrılan günlük okuma süre ortalama 1 Dakikadır. Dünya ortalaması 15-20 dakika.

Türkiye de; TV/İnternet Kullanımı günlük ortalama 6-7 saattır. Dünya ortalamasının oldukça üzerinde.

Ekran bağımlılığı ve hareketsizlik kıskacı

dünya standartlarının çok üzerinde olan TV ve internet kullanım oranlarımız, toplumu "pasif alıcı" konumuna itmiştir. Okumak aktif bir zihinsel eylemdir; izlemek ise zahmetsizdir. Bu zahmetsiz yaşam biçimi, sadece zihinleri değil, fiziksel sağlığı da etkilemektedir. Hareket alanının daralması, özellikle kadınlar ve gençler arasında obezite riskini artırırken, "her şeyi bildiğini sanma" sendromunu tetiklemektedir. Derinliği olmayan internet bilgileri, toplumu sığ bir genel kültür hapishanesine mahkûm etmiştir.

Kutsal kitabımızın anlaşılmadan okunması

İlginç bir tezat olarak, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'in "lafzı" çok okunurken, "manası" üzerine kafa yoranların oranı oldukça düşüktür. İlk emri "Yaradan Rabbinin adıyla oku" olan bir dinin mensuplarının, Yaradan’ın ne dediğini anlamadan sadece seslendirmesi, okuma eyleminin "ibadet" boyutunun eksik kalmasına neden olmaktadır.

Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde öğretmenlik, en yüksek sosyal statüye sahip meslektir. Türkiye’de ise 1 milyona yaklaşan atanmayan öğretmen ordusu, sistemin en büyük yarasıdır. Bu vatanın evlatlarını cehalet bataklığından kurtaracak olan öğretmenlerimize, hak ettikleri ekonomik ve sosyal haklar derhal verilmelidir. Bu noktada, devleti yormayacak, kalıcı ve gerçekçi bir "Eğitim Seferberliği Modeli" şarttır: Bu sistem “depo tayini” sistemidir.

Bekleyen tüm öğretmenler, şehirlerin öğrenci sayılarına göre İl Milli Eğitim Müdürlüklerine "depo tayini" ile atanmalıdır.

Göreve tam zamanlı başlayana kadar bu öğretmenler asgari ücretle maaşlandırılmalı, sigortaları başlatılarak umutsuzluktan kurtarılmalıdır.

Eğitim Fakülteleri 5 yıl boyunca yeni öğrenci kabul etmeyerek sistemdeki yığılmayı durdurmalıdır.

Kapatılan köy ilkokulları yeniden açılmalı; depodaki öğretmenler buralara ve emekli olanların yerine kaydırılarak 5 yıl içinde bu sayı tamamen eritilmelidir.

Taşeron işçilere sağlanan tek seferlik çözümler gibi, bu liyakatli kitleye de bu formülle sahip çıkılması devleti yıkmaz; aksine cehalet duvarlarını yıkarak devleti ebedi kılar.

Yıllar önce Trabzon Araklı Anadolu Öğretmen Lisesi’nin uyguladığı ve %96,5 başarı oranıyla Guinness Rekorlar Kitabı’na giden süreç, aslında ilacın formülüdür. Bu program, okumayı bir zorunluluk değil, bir yaşam kültürü haline getirmişti. Valiliklerin bu tür "tescilli başarıları" inceleyip okullarda uygulatmaması, elimizdeki hazır reçeteyi reddetmek demektir.

Okumama hastalığının ilacı; öğretmene itibarını iade etmek, köy okullarını yeniden aydınlatmak ve okumayı sınav odaklı olmaktan çıkarıp bir yaşam biçimine dönüştürmektir. Unutmayalım ki; okumayan bir toplum, başkalarının yazdığı senaryolarda sadece figüran olur.