OKUMAK ANLAMAK AKLETMEK

İnsanlık tarihi boyunca yükselen, refaha kavuşan ve medeniyet sahnesinde kalıcı izler bırakan milletlerin kalkınma iksiri incelendiğinde, arkasındaki sırrın Kur’an’ın asırlardan beri haykırdığı bir hakikatte saklı olduğu görülür: "Okumak, anlamak ve akletmek."

Yüce Allah, bu hayati formülü Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde açıkça ortaya koymuş, hatta insanoğluna bir sorumluluk olarak emretmiştir. Bu ilahi çağrının en somut, en tartışmasız delili ise hiç şüphesiz ilk vahyin indiği, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’dir. Kadir Gecesi’nde insanlığa yöneltilen ilk emir "Oku!"dur. Bu emir; yalnızca harfleri seslendirmek değil; evreni, doğayı, bilimi, insanı ve nihayetinde yaratılış gayesini anlamlandırma çabasıdır. İslam, tam da bu köhne cehaleti yok etmek, akıl ve ilimle aydınlanmış bir toplum inşa etmek için indirilmiştir.

Hal böyleyken, ne acıdır ki tarih boyunca ve günümüzde toplumları İslam adına yönettiklerini iddia eden bazı zihniyetler, dinin özünü kendi tekellerine almaya çalışmışlardır. "Dini sadece biz biliriz" kibriyle hareket eden bu anlayışlar, geniş kitlelerin sorgulamayan, araştırmayan, sadece kuru bilgiler ve şekilsel ibadetlerle meşgul olan bir yapıda kalmasını arzulamışlardır. Allah’ın bütün insanlığa farz kıldığı o evrensel okuma ve idrak etme gerçeğinin önü, bizzat bu çevrelerin ürettiği "bilimsel" maskeli hurafelerle tıkanmıştır.

Bugün İslam coğrafyasının içinde bulunduğu derin krizlerin temelinde bu acı gerçek yatmaktadır. Yakın geçmişte Afganistan Eğitim Bakanı’nın müfredattan Fizik, Kimya ve Matematik derslerini çıkarırken sarf ettiği, *"Allah bize öteki dünyada bunları sormayacak!"* şeklindeki açıklaması, bu zihniyetin ulaştığı inanılmaz cehaletin ve daha da vahimi, bu cehalete Allah’ı şahit tutma cüretinin en somut örneğidir. Üzülerek görmekteyiz ki, benzer körüklenmiş akımlar ülkemizde de kurumsallaştırılmaya çalışılmakta, etkin toplumsal merkezler ve yapılar aracılığıyla adeta toplumun kılcal damarlarına enjekte edilmektedir.

İşin en trajik ve düşündürücü tarafı ise şudur: İlimde, teknolojide ve fende ileri gitmiş küresel güçlerin istihbarat servisleri, bu cehalet sarmalının ne kadar büyük bir silah olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu gizli odaklar, özellikle dini cemaatlerin ve yapıların içine sızmaya çalışarak veya onları perde arkasından yönlendirdikleri iddiaları,bu "akıl dışı cehalet kültürünün" İslam adına yayılması için inanılmaz bir gayret sarf etmektedir. Çünkü bilmektedirler ki; Fiziği, Kimyayı, Matematiği yani Allah'ın evrene koyduğu sünnetullahı (sistem yasalarını) reddeden bir toplum, asla bağımsız olamaz ve sömürülmeye mahkûmdur.

İşte tam bu noktada Kadir Gecesi’nin bir toplum için ne anlam ifade ettiği yeniden sorgulanmalıdır. Kadir Gecesi’ni ihya etmek; sadece o geceyi uykusuz geçirmek, sayısal tesbihatlar yapmak veya şekilsel ritüellere sığınmak demek değildir. **Kadir Gecesi’ne kâmilen (tam manasıyla) uymak; onun ruhunu, yani "Oku, anla, aklet ve bilimin ışığında yürü" emrini toplumsal bir yaşam felsefesi haline getirmektir.**

Bir toplum, Kadir Gecesi'nin özündeki bu ilahi mesajı rehber edinip bilime, sanata, felsefeye ve üretime yönelirse kendi kaderini mâmur eder; izzetli ve güçlü bir millet olur. Aksine, bu geceyi sadece takvimdeki kutsal bir güne indirger, aklı dışlar ve cehaleti din zannetmeye devam ederse, küresel güçlerin oyuncağı olmaktan kurtulamaz ve kendi karanlık kaderine mahkûm olur.

Unutmayalım ki; milletlerin kaderi, Kadir Gecesi'nin getirdiği "akıl ve ilim" nuruna ne kadar sadık kaldıklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Gerçek uyanış, Kur’an’ın ilk emrini hayatın merkezine koyduğumuz gün başlayacaktır.