Türkçe pek çok yapım eki vardır. Bunlardan sadece bir tanesini alacağız. O da “isimden isim yapan eklerden olan –deş ekidir. Büyük ünlü uyumu kuralına uyar –daş, -deş olur; ünsüzler benzeşmesi kuralına uyar –teş, ya da –taş olur: Gönül-deş, Ses-teş, Vatan-daş / Meslek-taş,
Eklendiği sözcüğe “aynı (olan) anlamını katar. Vatandaş: Aynı vatandan olan, aynı vatanda yaşayan; yurttaş: Aynı yurttan olan, aynı yurtta yaşayan. / Meslektaş: Aynı meslekten olan, yoldaş: Aynı yoldan olan-dava arkadaşı…
Anayasal Yurttaşlık hakkı, yıllardan beri sürdürülen mücadelelerden sonra 1789 Fıransız İhtilalinin getirdiği bir hak olarak insanlığa kazandırılmıştır. / 1789 bir yerde sanayi devriminin Fransız toplumuna yansıması, burjuva sınıfıyla aydınların ve halkın ortaklaşa yarattığı bir hareketle yönetimin aristokrasiden alınmasıdır da.
İhtilal, var olduğu düşüncelerle krallıkları, imparatorlukları yıktı, yerine “vatan, millet, yurttaşlık hakları” gibi kavramlarla ulusçuluğu getirdi, “ulusal devletlerin” doğmasına yol açtı. Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’si kurularak “ümmetçilikten ulusal topluma”, reaye-raiye-sürü olmaktan çıkıldı, eşitlik ilkesiyle vatandaşlığa-yurttaşlığa geçildi.
Cumhuriyet, her ne kadar “ulus devleti” biçimlendirmişse de sınırları içerisinde yaşayan dili, dini, mezhebi, ırkı, rengi farklı toplulukları, kimlikleriyle “eşit vatandaş-eşit yurttaş” olarak son derece onurlu bir paye ile kabul etmiştir.
1839 Tanzimat Fermanıyla “hangi dinden olursa olsun bütün tebaaya yasa önünde eşitlik tanındı ve Padişahın tebaasının can, mal ve namusunu güvence altına alındığı ilan edildi.” Bunun amacı, Osmanlı üzerinde siyasi nüfuzları her geçen gün artan yabancı devletleri etkilemek, baskılarını kırmaktı. Barış içerisinde yaşamak için siyasi anlayış olarak Osmanlıcılık görüşü benimsendi.
Osmanlıcılık üç evrede değerlendirildi: Birinci aşamada “dinler arasında eşitlik hedef alındıysa da Müslüman unsurun ('İslam Milleti’nin) hâkimiyeti devam etti. İkinci evrede etnik gruplar arasında eşitlik amaçlandı ama Türk olmayan unsurlar arasında Osmanlıcılığın bir tür gizli Türkleştirme politikası olduğu şüphesi uyandı. Üçüncü evrede, İslami değerlerle meşrutiyetçiliğin sentezini yapmaya çalışan Yeni Osmanlılar dine veya etnisiteye göre ayrım yapmayan, vatandaşlığa dayalı bir Osmanlı kimliğini geliştirmek istediler. Bununla gayrimüslimlere ayrıcalıklar tanınmasını talep eden Avrupa devletlerine karşı güçlü bir savunma aracı elde etmeyi amaçladılar.
Kanun-i Esasi, vatandaşlara tanınan temel hak ve özgürlükleri “Tebaa-i Devlet-i Osmaniye‟nin Hukuk-ı Umumiyesi” başlığı altında toplamıştı. Vatandaşlık, bu başlık altındaki 8. maddede tanımlanmıştı. 18. madde devletin resmi dilinin (devletin lisan-ı resmisi) Türkçe olduğunu bildiriyordu. Taslakta imparatorluktaki bütün kavimlerin kendi dillerinde öğrenim ve öğretim yapacakları açıkça belirtilmişti. Ancak bu hükmün ayrılıkçılığı daha da körükleyeceğini ileri süren Eğinli Sait Paşa’nın girişimiyle bu bölümün son metne girmesi engellendi.
1921 ANAYASI 3. MADDE de “Türkiye Devleti” ifadesi yer alır. Devletin bir “Türk Devleti” değil de “Türkiye devleti” olarak tanımlanması anlamlıdır. Zira kurucu kadro, Kurtuluş Savaşı’nın sadece Türkler tarafından değil diğer unsurlar tarafından da verildiğinin ve bağımsızlık için mücadele edenlerin kendi kimlikleri konusunda hassas olduklarının ayırtındadır. Atatürk der ki, “Burada ifade edilmeye çalışılan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep bir İslam topluluğudur, samimi bir bütündür.” Herhangi bir kimliğin diğerine karşı bir üstünlüğü veya ayrıcalığı söz konusu değildi. Dolayısıyla “Türkiye Devleti” ibaresi, “etnik kökeni, dili ve kültürü ne olursa olsun, belli bir siyasal coğrafya içinde yaşayan insanların siyasal birleşmesinin en üst noktası olan yeni bir devleti kucaklayıcılığıyla ifade ediyordu.”
Anayasa koyucu, “Türk milleti”, Türk halkı” gibi tanımlamalar yapmamış, sadece “millet” ve “halk” ifadelerini kullanmıştır.
1924. Lozan‟ın imzalanmasıyla hukuki mevcudiyetini garantiye alan kurucu kadro, yeni devleti Türk ulusal kimliği üzerine inşa etmeye başladı. Bu politika, etnik kimliği referans alan bir vatandaşlık tanımı beraberinde getirdi. Böylece vatandaşlık salt bir siyasal kimlik değil aynı zamanda ulusal-kültürel bir kimlik olarak düzenlendi. 1924 anayasasının 88. Maddesinde vatandaşlık tanımı şu şekildedir: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur(olarak adlandırılır).” / Peki Türk kime denir?
1924 anayasasında vatandaşlığa getirilen formül bir “Anayasal Türklük” ü içermektedir. Gerekçe olarak “Türklük” ün dinsel ve ırksal bir anlam taşımadığını, coğrafi ve siyasi anlama geldiğini vurgularlar ve Türklük sıfatının vatandaşlıkla kazanılan bir sıfat olduğunu, kanıt olarak da Mustafa Kemal’in “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözünü göstermektedirler.
1924 Anayasa’sında “Devletimiz bir milli devlettir. Devlet, Türk’ten başka bir millet tanımaz” kararı ile biçimlenmiştir. Devlet ve halk ilişkileri “eşit haklara ve eşit hukuka” dayanır.
Tanzimat Fermanından 1924 Anayasasına kadar konuşulan, tartışılan ve gerçekleştirilen düşünceleri özetlemeye çalıştık. Tartışmaların yapıldığı Türkiye ortamında konuşulmayan bir nokta kalmasın istedik. Kuşkusuz karar, milletin olacaktır. Herkes çok iyi bilmelidir ki sorun anayasa sorunu değil, ekonomi, milletin refahı, insanca yaşama sorunudur. Başka çözümlerin varacağı yer ayrılıkçılıktır. / Anayasal vatandaşlığı kabul etmeyen her düşünce ayrılıkçıdır.
Bilmiyorum konuşulmadık bir şey kaldı mı ayrılıklardan başka?
Sevgiyle, esenlikle kalınız.
bilbatuhan@hotmail.com