Gelin, hep birlikte zamanın tozlu sayfalarını geriye doğru çevirelim ve çocukluğumuzun o duru, o tertemiz günlerine doğru bir yolculuğa çıkalım. Annesinin elinden kaptığı o sıcacık, dumanı tüten ekmek parçasını hiç düşünmeden arkadaşıyla bölüşen, o bir lokma katığı büyük bir neşeyle bir hamlede midesine indiren çocuklardık her birimiz.
Sonra gençlik geldi; hırçın, kabına sığmayan, yüreği memleket sevdasıyla kavrulan o deli çağlarımız... Güya vatanı ve milleti sadece kendisinin kurtarabileceğine inanan, bu samimi inançla sabahlara kadar fikri münazaralar yapan o güzel çocuklardık. Aynı odada, farkına varmadan yorulup aynı yorganın altına sığınan, ertesi sabah ise kaldığı yerden aynı heyecanla sohbete devam eden bir nesildik. Birbirimizle amansızca atışıyorduk belki ama masadaki ekmeği de bölüşmeyi biliyorduk. Birbirimize sesimizi yükseltiyorduk ama ayrılırken sanki hiç tartışmamış gibi kucaklaşıyorduk. Garip bir tecellidir ki, en çok güvendiklerimiz, bazen en sert tartıştıklarımız oluyordu. Çünkü bilir ederdik ki, o sineler temizdi, o niyetler bu topraklar içindi.
12 Eylül öncesi sonra, ne olduğunu anlayamadan, o görünmez kirli eller uzandı aramıza. Küresel emperyalizmin o usta senaristleri, bu toprakların has çocuklarının arasına nifak tohumları ekti; kardeşliğimizi ta kökünden zedeledi. Hepimizi kendi penceremizden "mutlak haklı" kıldı. Toplum, önceden belirlenmiş karanlık adreslerce, planlı ve sistematik bir şekilde kışkırtıldı. Oyun o kadar profesyonelce kurgulanmıştı ki; her grubun içine sızdırılan o kiralık ve profesyonel katiller, namlularını bu milletin evlatlarına doğrulttular. Ölümler canımızı yaktıkça kinimiz büyüdü, kinimiz büyüdükçe körleştik. Ve nihayet, o karanlık odakların tabiriyle "ihtilal olgunlaşınca", emperyalizmin hakemleri sahneye çıkıp tek bir düdükle maçı bitirdiler.
Sonuç? Koca bir neslin felaketi, kararan hayatlar, sönen ocaklar ve bu aziz milletin bağrında açılan ve yıllarca kapanmayan derin bir 12 Eylül travması...
Unutmayalım ki; o karanlık günlerde her iki taraftan feda edilenler bu ülkenin çocuklarıydı; kazanan ise sadece senaryoyu yazan emperyal güçler oldu.
Şimdi sormak gerekmiyor mu; Ne oldu şimdi bize böyle? Ne ara birbirimizi kucaklamak yerine kolayca yaftalar olduk? Ne ara aynı mahallenin, aynı sokağın insanlarıyken, sırf karşı karşıya gelip selamlaşmamak için yolumuzu değiştirir hale geldik?
Halbuki bizler aynı toprakların, aynı kaderin insanları değil miyiz? Gençliğimizde, o en fırtınalı günlerde bile başardığımız o insani hasleti, o ekmek bölüşme erdemini şimdilerde neden terk ediyoruz? Hangi sosyal gruba, hangi fikre, hangi partiye, cemaate veya tarikata mensup olursak olalım; nihayetinde bu asil milletin, bu yüce dinin ve binlerce yıllık kadim bir medeniyetin evlatları ve temsilcileri değil miyiz?
Topladığımız taşları birbirimizin kafasına fırlatmak için değil; bizi bu fitne çukuruna düşürmek isteyen gerçek düşmanlarımıza karşı tek bir yumruk olmak için çoğaltmalıyız. Medeni ilişkilerimizi koparmak, insani hasletlerimizi çöpe atmak bu topraklara yapacağımız en büyük ihanettir.
Bazen dostlarımız sitemle karışık soruyorlar: "Yahu hocam, görmüyor musun etrafta olanları? Bu gerginliği, bu kutuplaşmayı görmüyor musun?"
Görüyorum. Hem de çok net görüyorum. Ve tam da bu yüzden haykırıyorum: “İyilikleri çoğaltırsak, kötülükler azalır. Kötülükler azalırsa, güzellikler tüm coğrafyamızı kaplar”. Birbirimize bilenerek, kin besleyerek, yakın tarihin o kanlı sayfalarını ne çabuk unuttuk? O zaman da herkes kendi "haklılığı" üzerinden bir diğerine düşman gözüyle bakıyordu. Bugün oynanmak istenen oyun, o günkü oyunun tıpatıp aynısıdır! Sahnede sadece dekorlar ve aktörler değişti; senaryo da senarist de aynı emperyal odaklardır. O karanlık günlerin dramatik iklimini bizzat gözlemlemiş, o acıyı iliklerine kadar hissetmiş bir insan olarak haykırıyorum: “Aynı oyuna bir kez daha gelmeyelim” Birbirimize karşı sıkılı duran o öfke dolu yumruklarımızı artık açalım, eteklerimizdeki o fitne taşlarını yere dökelim.
Müsterih olun; bu ülkenin de, bu aziz milletin de sahibi vardır. Yüce dinimizin de, kutsal vatanımızın da koruyucuları bellidir. Yüce Allah dinimizin, canını feda eden aziz şehitlerimiz ise bu mukaddes vatanın gerçek hamisidir.
Bize düşen; dinimizi veya vatanımızı kurtarma bahanesiyle birbirimize bilenmek, yapay fedailik rollerine soyunmak değil; zor zamanda yan yana durabilen kardeşler olduğumuzu hatırlamaktır. Birbirimizin gözünün içine nefretle değil, muhabbetle bakabildiğimiz gün, işte o gün bizim gerçek kurtuluş günümüz olacaktır.
Gelin, bu topraklardan yükselen o en duru sese, Yunus’un sesine kulak verelim ve onun gibi düşünelim:
"Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz."
Ve zihnimizin bir köşesine şu nebevi ikazı bir mühür gibi kazıyalım:
“Bir müslüman, bir delikten iki defa aynı yılan tarafından ısırılmaz”
Aynı yılana kendimizi ikinci kez ısırtmayalım; oyunu görelim, kardeşliğimize sahip çıkalım.
*Çünkü; oyun ayni oyun.*