SAVAŞ UZARSA!

2026 yılının nisan ayındayız ve ne yazık ki Orta Doğu, tarihin en karanlık dönemlerlnden birinden geçiyor. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç, bugün sadece bir sınır çatışması değil, küresel bir "bilek güreşi"ne dönüşmüş durumda.

Peki, bu ateş çemberinin tam ortasında, "Ben bu kavgada taraf değilim" diyen Türkiye’yi neler bekliyor? Savaş uzarsa, "kenarda durmak" bizi ne kadar korur?

Savaş demek, ticaretin "şahdamarı" olan yolların tıkanması demektir. Bugün Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiği %95 durmuş vaziyette. Bu ne demek? Dünyanın petrol ve gaz akışının beşte biri kesildi demek.

Mazotun litresi şimdiden 70 lirayı aşmış durumda. Çiftçinin traktörü, nakliyecinin kamyonu bu fiyata çalışınca, domatesin de ekmeğin de fiyatı durdurulamaz. Savaş uzarsa, 2026 yılı sonunda %16 olarak hedeflenen enflasyonun sadece bir hayal olduğunu göreceğiz.

Para ürkektir, gürültüyü sevmez. Yanı başında bombalar patlarken yabancı yatırımcı parasını alır, "güvenli liman" dediği ülkesine döner. Bu da doların ve Euro’nun üzerindeki baskıyı artırır. Biz ne kadar "tarafsızız" desek de, cüzdanımız bu savaşın tam ortasındadır.

Türkiye şu an askeri olarak "bekle-gör" politikasını yürütüyor. Ancak savaşın uzaması, savunma doktrinimizi zorlayacaktır.

İran gibi güçlü bir devletin istikrarını kaybetmesi, Suriye’de yaşadığımız göç dalgasının çok daha büyüğünün kapımıza dayanması demektir. Bu, sadece insani bir dram değil, aynı zamanda sınır güvenliğimiz için devasa bir askeri mesai anlamına gelir.

Savaş uzadıkça, bölgedeki terör örgütleri (PKK/YPG gibi) oluşan otorite boşluğunu fırsat bilip palazlanmak isteyecektir. Türkiye, bir yandan tarafsızlığını korumaya çalışırken bir yandan da güney sınırlarında "at izinin it izine karıştığı" bu kaosu temizlemek için daha fazla mühimmat ve personel harcamak zorunda kalacaktır.

Amerika "demokrasi" kılıfıyla bastırırken, İran "direniş" diyerek komşularını yanına çekmeye çalışıyor.

Şimdiye kadar hem Batı’yla hem de bölge ülkeleriyle konuşabilen tek aktör Türkiye’ydi. Ancak savaş uzayıp cepheler keskinleşince, ABD’nin "müttefiklik hukuku" adı altında uygulayacağı yaptırım baskıları artacaktır. "Bizimle ticaret yapmayanla biz de yapmayız" diyen bir Washington ile komşusuyla ticareti kesemeyen bir Ankara arasındaki gerilim, siyasi bir kriz doğurabilir.

Eğer iki dev güç arasında kalıp karar vermeye zorlanırsak, yanlış bir hamle bizi bölgede yalnızlaştırabilir. Savaşın uzaması, Türkiye’nin arabuluculuk rolünü aşındırıp onu "taraf seçmeye mecbur bırakılan" bir pozisyona itebilir. 1.dünya savaşının acı tecrübeleri hafızalarımızdan henüz silinmemişken, riskli bir adım atmadan önce, dünyadaki gelişmeleri iyi okuyan bir devlet aklına her zamankinden daha çok ihtiyacımız olacağı kesindir.

Türkiye, bu büyük fırtınanın ortasında bir "istikrar adası" olmaya çalışıyor. Ancak savaşın uzaması demek, geminin su alması demektir. "Savaşın kenarındayız" demek bizi mermilerden koruyabilir ama ekonomik pahalılıktan, yeni göç dalgalarından ve küresel güçlerin siyasi şantajlarından korumaya yetmez.

Türkiye’nin bu süreçteki en büyük kozu; kendi kendine yetebilen bir tarım, güçlü bir savunma sanayii ve iç cephede sağlanacak olan birliktir. Çünkü komşuda yangın varken, "benim kapım çelikten" deyip uyumak sadece kendini kandırmaktır. O duman eninde sonunda bacadan içeri girer.

Gelinen bu noktada, yarınlarımız için, emperyal devletlerin baskılarına boyun eğmeden ve kadim bir medeniyetin temsilcisi olma şuuruyla hareket ederek,milli çikarlarımız için “ortak aklın” gücünü asla ihmal etmemeliyiz.