ŞEKİL KAZANDI, LİYAKAT KAYBETTİ!

Türkiye'nin kronik sorunlarından biri, insanların yaptıklarıyla değil, nasıl göründükleriyle değerlendirilmesidir. Üreteni değil göstereni, çalışanı değil görüntü vereni ödüllendiren bu anlayış, yalnızca bireyleri değil, devlet yönetimini de olumsuz etkiliyor. Oysa bir kamu yöneticisinin değeri, giydiği kıyafetle, makam aracının modeliyle ya da sosyal medyadaki fotoğraflarıyla değil, görev yaptığı şehre kattığı değerle ölçülmelidir.
Ardahan eski Valisi Mehmet Fatih Çiçekli'nin görev süreci tam da bu çarpıklığın somut örneklerinden biri oldu. Yaklaşık 29 aylık görevinde Ardahan'ın yıllardır konuşulmayan potansiyelini gündeme taşıdı. Şehrin tanıtımına yönelik organizasyonlar düzenledi, sosyal ve kültürel etkinliklere öncülük etti, gençleri sporla buluşturdu, bürokrasiyi makam odalarının dışına çıkararak vatandaşla aynı zeminde buluşturmaya çalıştı. Ancak bütün bunlardan daha fazla konuşulan şey, bisiklete binmesi, spor kıyafetleri giymesi ve halkın arasında doğal bir şekilde bulunması oldu.
İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor. Bir valiyi neden yaptığı hizmetlerle değil de kıyafetiyle tartışıyoruz? Bir yöneticinin bisiklete binmesi mi önemlidir, yoksa o bisikletle ulaşmaya çalıştığı insanlar mı? Asıl mesele protokolün kalıplarını korumak mı, yoksa şehirlerin sorunlarına çözüm üretmek mi?
Bugün Ardahan'da sokaktaki insanlara sorulduğunda, pek çoğu Vali Çiçekli'yi resmi törenlerden çok halkın içinde gördüğünü anlatıyor. Çünkü insanlar kibri değil samimiyeti, mesafeyi değil ulaşılabilirliği, ezberleri değil gayreti hatırlıyor. Devletin vatandaşa en çok yakışan yüzü de budur.
Bu ülke geçmişte de kalıpları yıkan yöneticiler gördü. Turgut Özal'ın protokol anlayışını değiştiren tavırları, Recep Yazıcıoğlu'nun makamın duvarlarını yıkan yönetim anlayışı ilk zamanlarda eleştirildi. Bugün ise kimse onların nasıl giyindiğini konuşmuyor. Hafızalarda kalan; cesaretleri, vizyonları ve geride bıraktıkları hizmetlerdir. Çünkü zaman, görüntüyü değil eseri ayakta bırakır.
Ne yazık ki biz hâlâ şekli özün önüne koyan bir anlayışın gölgesinde yaşıyoruz. Bir yönetici vatandaşın arasına karışınca "fazla samimi", spor yapınca "fazla sıra dışı", alışılmışın dışına çıkınca "protokole uymuyor" deniliyor. Oysa asıl sorgulanması gereken, makam odasında oturup hiçbir iz bırakmadan görev süresini tamamlayan anlayıştır.
Devlet ciddiyeti, yüzü asık olmakta, halktan uzak durmakta ya da sürekli takım elbise giymekte aranmaz. Gerçek devlet ciddiyeti, kamu kaynağını doğru kullanmakta, adaletli yönetmekte, şehrin sorunlarına çözüm üretmekte ve vatandaşın güvenini kazanmaktadır. Geriye kalan her şey ayrıntıdır.
Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan, protokol ezberlerini kusursuz uygulayan yöneticiler değil, görev yaptığı şehre iz bırakan, risk almaktan çekinmeyen, insan odaklı düşünen ve eserleriyle konuşulan devlet adamlarıdır. Çünkü makamlar gelip geçer, fotoğraflar unutulur. Ama bir şehre kazandırılan değer, insanların hafızasında yıllarca yaşamaya devam eder.