SIRA KİMİN YATAK ODASINDA!!!

Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu “yatak odasından alıp” ABD’ye götürüp yargılıyor olması, yalnızca Latin Amerika’yı değil, Ankara’daki iktidar koridorlarını da sarsan bir gelişme oldu. Çünkü bu olay, dünyada artık hukukun değil, gücün konuştuğunu bir kez daha gösterdi. Bugün Caracas’ta yaşananın, yarın başka bir başkentte yaşanmayacağının hiçbir garantisi yok.

ABD’nin, bir ülkenin fiili devlet başkanını başka bir ülkede askeri ya da istihbari yöntemlerle alıp götürmesi, hangi gerekçeyle süslenirse süslensin, çıplak gerçeği değiştirmiyor: Egemenlik, güçlü olanın izin verdiği ölçüde geçerli. Sorun Maduro’nun kim olduğu ya da nasıl bir rejim yönettiği değil; bu yöntemin normalleşmesi ve sessizlikle karşılanmasıdır.

Tam bu noktada CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelttiği sorular anlam kazanıyor. “Trump bunu yaparken sen neredesin?” sorusu, basit bir polemik değil; yıllardır anlatılan “dik duran Türkiye”, “küresel güç”, “bağımsız dış politika” söyleminin samimiyet testidir. Erdoğan iç politikada en sert ifadeleri kullanırken, konu ABD olunca neden bu kadar temkinli bir dil tercih ediliyor?

İktidar cephesi bu sessizliği yine “denge siyaseti” ve “devlet aklı” kavramlarıyla açıklıyor. Ancak kamuoyunun gördüğü tablo net: Avrupa’ya, muhalefete, gazeteciye karşı sert; Washington söz konusu olduğunda ölçülü, yuvarlak ve ihtiyatlı bir dil. Maduro sorununda da açık bir kınama yok, ilkesel bir çıkış yok. Sadece itidal çağrıları var.

Bu tabloyu daha da çarpıcı hale getiren gelişme ise Amerika Parlamentosu’nun yeni dönemi açıldıktan sonra gündeme gelen rapor oldu. Bu raporda, aralarında yedi ülkenin devlet başkanının bulunduğu bazı liderlerin (bu ülkelerden birinin Venezuela olduğu söyleniyor), kendi ülkeleri dışındaki mal varlıklarının araştırılması yönündeki talebin yer aldığıdır. Bu, sıradan bir yolsuzlukla mücadele başlığı değil; küresel siyasette yeni bir baskı ve kontrol mekanizmasının işlediğini gösteren açık bir işarettir.

Artık sorun sadece “demokrasi” ya da “otoriterlik” tartışması değil. Sorun, küresel güç merkezlerinin, siyasi liderleri ekonomik kırılganlıkları üzerinden hizaya getirme kapasitesidir. Bugün Maduro fiziksel olarak alınıyor, yarın başka bir liderin banka hesapları, offshore varlıkları, yurtdışındaki mülkleri masaya yatırılıyor. Yöntem değişiyor, mesaj değişmiyor: Kim güçlüye rağmen hareket ederse bedelini öder.

Bu durum Türkiye açısından son derece hassas bir anlam taşıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, dış politikayı tek elde toplayan “güçlü liderlik” iddiasıyla savunulmuştu. Peki bu güç, ABD’nin fiili operasyonları ya da Amerika Parlamentosu’nun raporları karşısında ne kadar gerçek? Özgür Özel’in sorguladığı nokta tam olarak burası: Yetki sende ama bu yetki küresel aktörlere karşı da geçerli mi, yoksa sadece içeride mi kullanılıyor?

Toplumsal düzeyde hem Maduro olayı hem de Amerika Parlamentosu’ndaki bu rapor, Türkiye’de derin bir güvensizlik duygusunu besliyor. “Güçlü olan alır, güçlü olan inceler, güçlü olan yargılar” algısı yerleştikçe, uluslararası hukuka olan inanç da hızla aşınıyor. Sosyal medyada yükselen tepkiler, yalnızca anti-Amerikan bir refleks değil; aynı zamanda “Biz ne kadar güvendeyiz?” sorusunun ifadesidir.

İktidar bu tartışmanın büyümesini istemiyor. Çünkü büyüdükçe şu gerçek daha görünür hale geliyor: Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanı genişlemiyor, daralıyor. Bir yanda ABD’nin açık güç gösterisi, diğer yanda Amerikan Kongresi üzerinden işletilen mali ve hukuki baskı mekanizmaları… Bu tabloda sessizlik, strateji olmaktan çok kırılganlığın işareti haline geliyor.

Sonuçta mesele ne Maduro’dur ne de tek bir parlamento raporu. Mesele, dünyada yeni bir dönemin başlamış olmasıdır. Bu dönemde liderler yalnızca siyasi kararlarıyla değil, yatak odalarıyla, banka hesaplarıyla, mal varlıklarıyla ve de yer altı varlıkları ile hedef haline geliyor. (nadir toprak elementleri, değerli madenler, petrol vb.) Özgür Özel’in soruları bu yüzden rahatsız edici. Çünkü o sorular, iktidarın “bağımsız ve güçlü Türkiye” anlatısını slogandan çıkarıp gerçeklikle yüzleştiriyor. Ve cevap verilmedikçe, bu sessizlik Türkiye açısından giderek büyüyen bir siyasi risk haline geliyor. Tüm bu gelişmeler ister istemez insanın aklına 'susma, sustukça sıra sana gelecek’ söylemini getiriyor.