Türkiye’de siyaset uzun zamandır akıl tutulmasıyla malul, ancak son dönemde yaşananlar artık bir "mantık hatası" olmaktan çıkıp tam teşekküllü bir siyasi şizofreniye dönüştü. Sahneye bakın: Bir yanda Anayasa’nın ilk dört maddesini tartışmaya açan, Türk Bayrağı’ndan rahatsızlığını gizlemeyen HÜDAPAR’la kol kola giren, "Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun" diyecek kadar ileri giden, İmralı’nın kapılarını aşındıran bir Cumhur İttifakı var. Diğer yanda ise tüm bu rezaleti görmezden gelip, hala "CHP-DEM işbirliği" nakaratıyla vatan kurtardığını sanan bir koro!
Milliyetçisinden liberaline, Türk-İslam sentezcisinden "Yetmez ama Evet"çi tayfasına kadar uzanan bu garip koalisyonun psikolojisi artık sadece bir ideolojik saplantı değil, açık bir klinik vakadır. İktidarın bölücülüğün her tonuyla flört etmesine, Kandil’e selam çakıp İmralı’yla pazarlık masasına oturmasına "devlet aklı" deyip alkış tutanlar; iş ana muhalefete gelince bir anda "milli güvenlik uzmanı" kesiliyorlar. Bu neyin kafasıdır? Bu nasıl bir vicdan kararmasıdır?
Psikolojik bir "yansıtma" haliyle karşı karşıyız. Kendi destekledikleri ittifakın bölücü unsurlarla yaptığı nikahı meşrulaştıramayanlar, bu suçluluk duygusunu CHP’ye saldırarak bastırmaya çalışıyorlar. "DEM’den uzaklaşmazsan oy vermem" diyen o sözde hassas milliyetçiler, her sabah HÜDAPAR’la uyanırken aynaya nasıl bakıyorlar? Milliyetçilik iddiasındaki partiler, Öcalan’a kürsü vadeden bir yapının payandası olmuşken, Özgür Özel’in Türkiye’nin normalleşmesi ve demokratik bir zeminde buluşması için gösterdiği üstün gayreti görmezden gelmek, en hafif tabiriyle siyasi körlüktür. Özgür Özel, kutuplaşmanın panzehiri olmaya çalışırken; birileri hala zehirli dilleriyle bu samimiyeti lekeleme peşinde.
Peki ya Ekrem İmamoğlu’na ne demeli? Bu kirli siyasetin bedelini bizzat ödeyen, yargı kıskacıyla susturulmaya çalışılan, halkın iradesine vurulmak istenen pranganın merkezinde duran bir adamdan bahsediyoruz. İmamoğlu, her gün yeni bir hukuki engel ve siyasi operasyonla boğuşurken; onu "işbirliği" ile suçlayanlar, aslında kendi siyasi haysiyetlerini bir kenara bırakmış olanlardır. Bir adam bedel ödüyor, bir adam Türkiye’nin önünü açmaya çalışıyor; ancak ideolojik konforundan vazgeçemeyenler için "DEM" demek, iktidarın günahlarını örtmenin en kolay yolu haline gelmiş.
Bu kitlelerin takıntısı, aslında kendi çelişkileriyle yüzleşememe korkusudur. İktidarın İmralı koridorlarında attığı taklaları "stratejik deha" olarak görenlerin, muhalefetin şeffaf ve demokratik duruşuna "ihanet" yaftası yapıştırması, toplumu aptal yerine koymaktır. Siyasetin konforlu sessizliğine sığınan bu "seçici milliyetçiler" ve "sipariş üzerine liberalleşenler" bilmelidir ki; gerçek bölücülük, adaleti kişiye göre bükmek, terörden siyasi rant devşirmek ve halkın temiz duygularını bu kirli oyunlara alet etmektir.
Artık maskeler düştü. Bir tarafta HÜDAPAR’la, İmralı’yla, her türlü pazarlığı "beka" ambalajıyla satanlar; diğer tarafta ise bu tiyatroyu izleyip hala faturayı muhalefete kesmeye kalkan siyasi yancılar var. Kendi evindeki yangını görmezden gelip, komşunun bacasındaki tütsüden "vatan hainliği" çıkaranların ne inandırıcılığı kalmıştır ne de haysiyeti. Adalet karşısında ve tarih huzurunda bu sessizliğin ve ikiyüzlülüğün hesabı elbet sorulacaktır.