Ekrem İmamoğlu’nun "Ya birlikte kazanacağız ya ayrı ayrı kaybedeceğiz" sözü, yaklaşan seçimlerin matematiğine ve Türkiye’nin demokratik geleceğine dair çok derin ve sancılı bir gerçeği işaret ediyor. Siyasetin kutuplaşma ikliminde "yol yoksa yol açmak" vizyonu, artık bir seçim stratejisi ile birlikte toplumsal bir varlık-yokluk sorunu haline gelmiş durumda. Bu çağrı, herkesin kendi ideolojik fanusuna çekildiği bir dönemde, farklı renkleri hukuk ve demokrasi çatısı altında yan yana getirme çabasıdır.
Bu noktada siyasi partilerin konumu, hem oy oranlarıyla hem de tarihsel sorumluluk bilinciyle şekillenmek zorundadır. İYİ Parti, merkezin demokratik değerlerini temsil etme misyonuyla, hukukun üstünlüğü ilkesinde ısrarcı bir konumda durmalıdır. Kendi kimliğini muhafaza ederken, devletin kurumsal yapısının onarılması için gerekli olan "ortak akıl" zeminine katkı sunması, seçmeninin ona yüklediği en büyük görevdir. Zafer Partisi ise, Türkiye’nin beka ve güvenlik sorunlarına dair kendine özgü hassasiyetlerini koruyarak, seçim güvenliği ve hukuk devleti gibi "milli bir ortak payda" üzerinde uzlaşmacı bir duruş sergilemelidir; çünkü demokrasi, en temel güvenlik önlemidir. Yeniden Refah Partisi, toplumsal ahlak ve adil düzen vurgusuyla, mevcut ekonomik çöküşün karşısında sistemin denetleyicisi ve vicdanı olarak bu demokratik ittifakın içinde yer alarak, iktidarın keyfi uygulamalarına karşı "hukuk ve adalet" temelli bir duruşla halkın beklentilerini karşılamalıdır.
Diğer yandan, DEM Parti’nin rolü, toplumsal barışın ve demokratik siyasetin genişlemesi noktasında düğüm çözücüdür. Meclis’in etkin bir denetim organı haline gelmesi ve kutuplaşmanın yerini müzakereye bırakması noktasında üstleneceği yapıcı rol, demokratikleşme sürecinin olmazsa olmazıdır. EMEP ve TİP gibi emeği, hakça paylaşımı ve sınıf bilincini önceleyen yapılar ise bu geniş koalisyonun "vicdanı" olarak konumlanmalıdır. Emekçilerin haklarını, özgürlükleri ve adil bir bölüşümü savunurken, demokratik bir hukuk düzeninin olmadığı bir ortamda bu taleplerin karşılık bulamayacağının bilinciyle, diğer muhalif yapılarla asgari müştereklerde yan yana durmaları hayati bir önem taşımaktadır. Demokrat Parti, tarihsel misyonuna uygun olarak parlamenter sistemin yeniden inşasında köprü kurucu bir rol üstlenmeli; Bağımsız Türkiye Partisi ise, ekonomi merkezli çözüm önerileriyle, "milli ekonomi ve hukuk devleti" başlıklarında bu demokratik bloğun iktisadi ve toplumsal meşruiyetini tahkim edecek bir çizgide konumlanmalıdır.
Elbette bu, bir "ideolojik erime" olarak düşünülmemelidir. Çünkü bu bir "demokratik buluşma"dır. Her partinin kendi tabanı, kendi söylemi ve kendi siyasi çizgisi elbette bakidir. Ancak Türkiye’nin önünde duran hukuksuzluk, keyfilik ve kurumsal çöküş gibi devasa sorunlar, hiçbir siyasi yapının tek başına altından kalkamayacağı ağırlıktadır. Şimdi soru şudur: Türkiye’nin siyasi aktörleri, küçük hesapların konforunu mu seçecek, yoksa tarihin onlara açtığı bu büyük "yan yana yürüme" olanağını mı değerlendirecek? Gerçek bir değişim, ancak eski ayrılıkları aşma cesaretini gösterenlerin omuzlarında yükselecektir. Bugün ya tarihe ortak bir başarıyla geçeceğiz ya da "ayrı ayrı kaybetmenin" ağır ve acı faturasını hep birlikte ödeyeceğiz.
Sizce bu kadar geniş ve farklı ideolojilere sahip bir yelpazenin "ortak bir paydada (Türkiye İttifakı)" buluşması, seçmenin sandık başındaki tercihlerini nasıl etkiler?