SİYASİ ÇIKARLARA KURBAN EDİLEN KÖY ENSTİTÜLERİ!

46’da dış siyasetin konjonktürel baskılarıyla hükümet değişikliği yapıldı. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel görevden alındı, yerine Amerika’nın ve toprak ağalarının isteklerine uygun Reşat Şemsettin Sirer getirildi… İlk “icraatına”, Hasanoğlan Köy Enstitüsünü ziyaretle başladı. Okul idaresi öğrencileri tören sırasına koydu, bakanı karşıladı.

Bakanın yanında maiyeti, “mebuslar” ve basın mensupları vardı.

Henüz öğrencilere hal hatır sorulmadan, sıradaki öğrencilerden biri yerinden çıktı ve bakanın gurubunda bulunan “vekillerden” ağasının yanına gitti, elini öptü. Ağa öğrenciyi tanıdı ve sordu: “Sen sığır, koyun, keçi sağmayı öğrendin de mi geldin buraya okumaya?” “Evet” yanıtını aldıktan sonra “ne öğretiyorlar sana” diye ekledi. Öğrenci, “çok şey” dedi, “hayvancılığı, tarımı, ustalığı, öğretmenliği, müziği, felsefeyi, sanatı, Sokrat’ı, Eflatun’u, Aristo’yu, Mozart’ı, Şubert’i, Bırams’ı, bütün dünyayı” deyince, vekil, bakanın kulağına eğildi ve dedi ki: “Bu çocukları bizden akıllı yetiştirmeyin, sonra başımıza bela olurlar.”

Çocukla konuşan vekil, uzun yıllar meclis başkanlığı yapmış olan Kinyas Kartal’dır. Verdiği mülakatta “ağaları örgütlediğini” söyledi; “köylerimden ikisine bu okullardan mezun iki öğretmen atandı, altı ay içinde köylülerimi bana düşman ettiler. On yıl daha mezun verirse bu okullar, ağalımızı bitirirler. Başımın sağlığında ağalığımın elimden gitmesini istemiyorum.”

Kendi itirafıdır: “Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Üstelik Rus ordusunda görev yapmış biriyim… Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama; köylere öğretmenler gidince, benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. Ağaları örgütledim… Örgütlü olarak, Demokrat Parti ile pazarlığa girdik, kapattık.”

Feodal yapı, Türk siyasetini, Türk düşüncesini, Türk hukukunu kilitlemiştir. Bu kısırdöngü içerisinde debelenip durmaktadır. Çıkış yolları bilinmesine karşın, hiçbir siyasi lider buna cesaret edememektedir. “Feodal düzeni” yıkmak yerine, onlarla “can ciğer kuzu sarması” olarak “al gülüm ver gülüm” kirli ilişkilerini yürütmektedirler: “Hükümete oy veriyorlar, hükümet de ağaların, aşiret reislerinin, şeyhlerin, şıhların çıkarlarını koruyor.”

Cumhuriyet, Türkiye’de kurum ve kuruluşlarını yerleştirirken engellemeler ve isyanlarla karşılık bulmuştur. Bu isyanlar “kurumlarını tanımamak” anlamına geldiği gibi “devleti de yok saymak, devlet benim” demek anlamlarına da geliyordu. Bu isyancılardan biri de “şimdilerin kahramanı” Seyit Rıza’dır.

“Seyit Rıza 1924'te Hozat'ı işgal etti; çevredeki cumhuriyet yanlısı aşiretleri bastı; devlet içinde devlet gibi davrandı, kendisine devlet tarafından yollanan çeşitli nasihat heyetlerine silahla karşılık verdi. 1937 nevruzunda devlet güçlerine karşı ayaklanan diğer aşiretlerin de bölgedeki lideri oldu.”

Yüzlerce yıldır süren feodal yapı çağdaş devlet düzenine uymadı, “eski düzenlerini ve çıkarlarını korumak” için direndi, silahlı çatışmaya girmekten çekinmedi. Feodal yapı “koruyan-kollanan ilişkisine dayanan bir hiyerarşik örgütleniş biçimidir.” Asla vazgeçmedi.

Ortaçağ’da en üst sırada kıral-şah-padişah-imparator bulunuyor, onun altında da soylular yer alıyordu. Kırallar topraklarını sadakat karşılığında soylulara-lordlara verir, onlar da bu toprakları kollar, yönetirdi. Doğu’da toprak yönetimini derebeyleri, aşiret reisleri ve ağalar yapıyorlar.

Feodal toplumlarda üstyapı kurumları, dine, töresel hukuka-geleneğe-göreneğe, yöresel kültüre, yöresel ahlaka, kırala, lordlara, derebeylere, aşiret ve ağalığa dayanır. “Üstün insan” olan “ağaya, kırala” karşı “bir yanlışlığı, bir haksızlığı, bir hukuksuzluğu” olduğunda, tebaanın dile getirip söylemesi mümkün değildir. Aşiret reisi ya da ağa “yüzlerce köyün ve köylünün” “ihtiyaçlarını karşılayandır.” Ağa ne isterse köylü onu yapmak zorundadır. Aşiret reisi “hak olarak, hukuk olarak, kültür ve inanç olarak” dokunulmazlığı, hesap sorulmazlığı olan bir varlıktır. Aşirette, daima “kol kırılır yen içerisinde kalır”, ifşa olunamaz. (Narin cinayetini, devlet bilmesine rağmen, açıklayamamıştır.) Töre, ağaların kanunudur. Herkesin boynu töre karşısında kıldan incedir. Devlet merkeze gittiğinde ağa ile baş başa kalacağını bilen halk susar. Ağanın kötülüğünden, köpeklerinden korkar.

Cumhuriyet kurulmasına rağmen Ortaçağ kurumları hayatiyetlerini hala sürdürmektedir. “Toprak reformu” yapılarak ağaların gücü elinden alınsa, eski alışkanlıklar, gelenekler, görenekler-ağaların kanunları-töreler yok edilecektir. Aşiretler “devlet içerisinde devlettirler.” Her kurum ve kuruluşa uzanmış kolları vardır ve onlara karşı devlet çaresizdir.

Köy Enstitüleri “insanı, bilgiyi, düşünceyi, hukuku, mesleği ve beceriyi” kazandırmak, özgür yaşamayı ve sömürülmeyi ortadan kaldırmak, tarımı ve hayvancılığı çağdaş biçimde yapabilmek, toplumu ileri uluslar düzeyine ulaştırmak için açılmış eğitim kurumlarıdır.

Ağalığın ya da feodal yapının en büyük karşıtı Köy Enstitüleri olduğu için, “Ortaçağ kafasını taşıyan tüm kalıntılar”, her türlü iftirayı atarak suçlamışlar, her türlü ahlakdışı örneklerle, Amerika’nın ağzını kullanarak “komünist yuvaları” diyebilmişler, Türkiye’nin aydınlık geleceğini yok etme pahasına bu seçkin eğitim kurumlarını kapattırabilmişlerdir.

Siyaset, “feodal yapının yanında” yer aldığı ve Ortaçağ kafasını taşıdığı sürece, devletin çağdaş olması, “çağdaş yöntemleri ve kurumları getirip yönetmesi ve kalkınması, gelişmesi mümkün değildir. Bu yüzden köy enstitülerine düşman oldular, iğrenç, ahlak dışı iftiralar atarak kapattılar, toplumsal sorunlar karşısında aciz ve çözümsüz kaldılar. Türkiye’nin ilerlemesine, gelişmişliğine ve geleceğine engel oldular.

Sevgiyle, esenlikle kalınız…

bilbatuhan@hotmail.com