SÖĞÜT VE ÇINAR

Etik duruş sergilemek, tutarlı davranmak, her ne şartta olursa olsun doğru kalmayı başarmak, güvenirlilik göstergesidir ve ahlaki davranış şeklidir. Bazı insanlar yapboz gibi değişken bir karakter yapısında olduklarından kendilerine yakıştırdıkları Söğüt ağacını benimser ve rüzgâra karşı hiç direnmemeyi hatta eğilip bükülmeyi tercih ederek dayanıklı olurlar ve o doğrultuda da yaşantısını şekillendirir.

Belirgin bir özelliği, prensibi, duruşu yoktur, rüzgârgülü gibi döner veya rüzgâra göre eğilirler. O insanların hep kendi çıkarlarına göre tavır alacaklarını tahmin etmek hiç zor olmasa gerek…

Hayatta değil ama siyaseten çoğunlukla kazanan taraftadırlar, havayı iyi koklarlar. Kuralların bunu gerektirdiği safsatası ile de rahatlarlar. Suçlu ve ahlaksız olan kurallardır, onun hiç suçu yoktur, düzene uymuştur.

Bir de Çınar ağacını örnek alanlar vardır ki, onlar ilkelidir, rüzgâra, kar, bora fırtınaya kökleri sökülene kadar direnirler, kaybedeceklerini bilseler bile bükülmezler, eğilmezler. Kendi vicdanlarında huzurludurlar ve bu onlara yeter. ‘’Kökünden söküp attık’’ diye sevinenler de ahlak muhasebesinde iflas ederken kaybettiklerinin farkında değillerdir.

Dostoyevski’nin dediği gibi ‘’Rüzgâr esiyorsa bırak söğüt düşünsün, çınara zaten bir şey olmaz.’’

Söğüt; kırılganlığı ve dış etkilere karşı aşırı duyarlılığı temsil ederken, çınar ise ne istediğini bilen ve fırtınalar karşısında savrulmayan insanı anlatır.

Çınar bilinciyle, sıfırdan gelenlerin başarı hikâyeleri, bedeli ödenmiş saygın bir hayat ve toplumla oluşmuş duygusal bağ parayla veya sadece makamla elde edilebilecek şeyler değildir. Niceleri vardır ki, parayla pulla kısaca ne yaparsa yapsın bu özelliklere kavuşamaz.

Ahlak ne kadar yozlaşır, liyakat sözde kalır ve temsiliyette nitelik düşerse öğretilerde o derece anlamsızlaşıyor. Ülkemizde ahlaki öğretinin kalmadığı, değersizleştirildiği ve bireysel çıkar ilişkileri çerçevesinde şekillenen siyasetin çözüm üretememesi de sürpriz değildir.

Ahlak ve eğitimin üst seviyede olduğu Kuzey Avrupa ve Japonya gibi ülkelerde siyasetin ahlakla at başı gittiğini gördükçe kıskanmamak mümkün değil.

Türkiye’de pek az kişi fiilen siyasetle ilgilenir ve bu azınlığın içinden de çok azı partilere üye olurlar. Büyük çoğunluk oy vermekle yurttaşlık görevini yerine getirdiğini zanneder.

Yurttaş, milletvekillerini, belediye başkanlarını vb. kendisinin seçtiğini zanneder. Seçimlere yakından ilgi duymayanlar delegelerin önemini, yaptıkları işi, etkilerini anlayamazlar. Yurttaşın siyasi fonksiyonu, oluşturulan listeleri sandığa atmakla sona erer. Yani listeler olurken klasik müzik konseri izlercesine sus pus kalır. Oyunu kullanıp sonucunda elindekini görünce kıyameti koparır ama nafile olduğunun farkında değildir. Adama şöyle derler: ‘’Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye.’’

Memleketin entelektüel, nitelikli, zeki, aydın kütlesi aktif siyasete ve seçimlere ilgisiz kalırken şikâyet ettikleri kişiler tarafından yönetilme suçunun kendilerinde olduğunu anlamak istemezler. Yani; memleketinin, kendisinin, mesleğinin kaderini beğenmediği siyasilerin eline bırakıldığını iddia eder ama sorumluluk alma noktasında ilgisiz kalırlar.

Siyaset sahnesinde oynanan oyunlara da ya sessiz kalırlar ya da ruhları duymaz. Bu davranışları ile kendi gibi olanları yalnız bıraktığını ruhu bile duymazken siyasetin profesyonelleri için gün doğar.

Nitelikli çoğunluğun isteksizliği, ilgisizliği veya zamansızlığı sayesinde küçük azınlık ve boş zamanı bolculara gün doğar. Artık; Mahalle’nin, İlçe’nin, İl’in sahibi, koruyucusudurlar hem de sonsuza kadar.

Sorsan, siyaset onlarsız olmaz aslında gerçek şudur ki, onlar siyasetsiz olamaz. Mezarlıklar kendisini vaz geçilmez sanan insanlarla doludur, onu da bilmezler. Artık bir zaman sonra meslekleri de unutulmuştur, kendilerini politikacı diye tanımlamaya başlarlar. Ve ülke politikayı meslek edinmiş kişiler tarafından yönetilir.

Ülke kalkınması için; hayatın her alanında; sevgi ve saygının davranış biçimi olduğu, ahlakın, hukukun, adaletin hüküm sürdüğü, siyasetin halka hizmet hakka hizmettir anlayışıyla sürdürüldüğü, emek-liyakat-temsiliyetin içinin doldurulduğu, etnik ve mezhep ayırımcılığının kalmadığı bir felsefenin oluşturulmasına çalışmak ortak vazifemiz, borcumuz ve hayalimizdir.

Bir çınar gibi göğe dururum

Ne yıkılırım ne sökülürüm

Ne hasret yakar ne ayaz yakar

Baş eğmem, bir tek yöne dururum…(Aysel Gürel)