Günümüz toplumunda yaşanan en büyük sorunlardan biri belki de liyakat sorunudur. Çünkü bir kurumun başına ehil olmayan insanlar getirildiğinde zarar yalnızca o kuruma değil, o kurumun içinde ve dışında emek veren herkese yansır. Eğitimden farklı birimlere kadar birçok alanda yaşanan saygısızlıkların, baskıcı tavırların ve yönetim krizlerinin temelinde de tam olarak bu anlayış yatmaktadır.
Bilgisiyle, vizyonuyla, duruşuyla ve insan ilişkileriyle örnek olması gereken makamlar, ne yazık ki zaman zaman kibri, öfkeyi ve güç gösterisini temsil eden kişilere teslim edilmektedir. Sonuç olarak ortaya, insanları motive eden değil tüketen, üretimi destekleyen değil baskılayan bir yönetim anlayışı çıkmaktadır. İnsan yetiştirmesi gereken kurumlar, kimi zaman insanların hevesinin kırıldığı ve susturulduğu alanlara dönüşmektedir.
Bugün eğitim kurumlarında yaşanan birçok problem yalnızca bireysel tavır sorunu değildir. Bu, yıllardır büyüyen liyakatsizlik kültürünün doğal sonucudur. Çünkü hak ederek değil, yakınlık ilişkileriyle makam sahibi olan kişiler, bulundukları koltuğu hizmet alanı değil, güç alanı olarak görmeye başlamaktadır. Makamı temsil etmek yerine makamın gücünü kullanarak insan ezmeyi yöneticilik sanan bir anlayış, ne yazık ki günümüz zihniyetine sirayet etmiş durumdadır.
Ve bu çürüme yalnızca eğitim kurumlarında değil; toplumun birçok alanında kendisini göstermektedir. İster müfettiş olun, ister kurum amiri, ister en alt kademedeki memur… Eğer sistem liyakati değil itaati ödüllendiriyorsa ortaya çıkan tablo da maalesef bugünkü gibi olur. Saygının azaldığı, üretimin değersizleştiği, insanların birbirini bastırmaya çalıştığı çürümüş bir düzen…
Ortada bir usulsüzlük, saygısızlık ya da yanlış bir tutum olduğunda mesele gerçeği ortaya çıkarmak değil, çoğu zaman “kurumu ve kişileri koruma” adı altında birbirini kollamak hâline geliyor. Memur, amir, müfettiş… Unvanlar değişiyor ama zihniyet değişmiyor. Çünkü sistem içerisinde oluşan bu yapı, çoğu zaman adaleti sağlamak için değil, birbirinin açığını kapatmak için işletiliyor.
İşiniz yarın bir gün bir yetkilinin imzasına, makamına ya da kararına düştüğünde, olayın ne olduğuna bakılmaksızın birbirlerinin sırtını sıvazlayan, hatayı görmezden gelen ve suçu vatandaşa ya da daha güçsüz olana yüklemeye çalışan bir anlayış devreye giriyor. Böyle olunca insanlar hakkını aramaktan bile çekinir hâle geliyor. Çünkü karşılarında birey değil; birbirini koruyan kapalı bir düzen görüyorlar.
Oysa devlet ciddiyeti, yanlış yapanı korumak değil, doğruyu ayakta tutmaktır. Kurumları güçlü yapan şey, hataları örtbas etmek değil, hatalarla yüzleşebilme cesaretidir. Eğer bir sistemde liyakat geri plana itilip “bizden olsun” anlayışı öne çıkarsa; o kurumların içi zamanla çürümeye başlar. Çünkü liyakat yoksa adalet zayıflar, saygı kaybolur, güven sarsılır.
Bugün toplumun en büyük özlemlerinden biri, adaletin gerçekten tarafsız işlemesi, makamların kişisel egolar için değil hizmet için kullanılmasıdır. İnsanlar ayrıcalık değil, eşit muamele görmek istiyor. Korku değil güven, baskı değil saygı, kibir değil vicdan görmek istiyor.
Bir an önce bu anlayıştan vazgeçilip kurumların ve toplumun yeniden adalet, liyakat ve vicdan ekseninde şekillenmesi gerekiyor. Çünkü kurumları ayakta tutan şey korku, baskı ve birbirini koruma düzeni değil, liyakat, vicdan ve adalettir.
Bugün yaşanan birçok sorunun temelinde ekonomik krizden önce ahlaki ve kurumsal bir çöküş vardır. İnsanların canını en çok yakan da tam olarak budur.